• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/ktdgokmen
Site Menüsü
Site Haritası

Yazı dizilerim



2000'in Kuyrukları
1 | 2 | 3 | 4 |


Hazırlayan: Gökmen Küçüktaşdemir
 

 
Emekli maaş kuyruğundan siyasilere,
yüreğe oturacak mesajlar...
 
Türk insanına, insan
olduğu hissettirilmiyor
Mazlum Yıldız 48 yaşındaki bir emekli. Başlıktaki söz ona ait. Yıldız, parlamenterlere "Bize hala bu çileyi çektiriyorsunuz. Hangi yüzle oy isteyeceksiniz?" diye soruyor.Emeklilerin maaş kuyruğu gece yarılarında başlıyor... Onlarla bir "kuyruk gecesi"ni paylaştık. Acı sözler ettikleri sıcak sohbetimizi, hayır dualarını alarak noktaladık.
Temmuz başı... Gece kendini, karanlığında büyütüyor. İnsanlar çoktan ikinci uykularında. 02.00'yi gösteren akreple, 30'u gösteren yelkovan da uykuya dalmış gibi görünüyor gözümüze.
Basmane'de Vakıfbank'ın önündeyiz. Uykularından fedakarlık yapıp kuyruğa girmiş yaşlı başlı insanlarla birlikte, sabahın olmasını bekliyoruz.
Devleti "baba" bilip yıllarca ona prim ödeyen, sonra da maaş kuyruklarında çile dolduran yorgun insanlar, emeklilerle geceyi gündüze kavuşturmaya çabalıyoruz.
 
Onlar, büyüklerimiz
 
Onlardan biri; belki babamız, amcamız, teyzemiz, mahallede her gün gördüğümüz bir büyüğümüz veya bir arkadaşımız, dostumuz...
Birçoğu kaldırımlara oturmuş, aralarında sohbet ediyor, dalgın gözleri gecenin boşalttığı sokaklara girip girip çıkıyor. Bir kısmı ise yere yaydıkları kartonların üzerine uzanmış, uyumak değil de unutmak istiyorlar sanki bunca sene çalıştıktan sonra yaşadıkları eziyeti.
Önce inanamıyorsunuz onların, o saatte, orada bulunmalarına... Aslında inanmak istemiyorsunuz ama gerçek karşınızda...
Yorgun bedenler, uykulu gözleriyle geceye dağılıyor. Çoğu geçmişe dönmek bile istemiyor. Geçmişe dönmek acıtıyor onları. Geleceği düşleyip umutlanmayı tercih ediyorlar.
Yanlarında getirmek zorunda kaldıkları çocukları ya da torunları da, yorgunluktan ve uykusuzluktan zor açılan gözleriyle bizi süzüyor.
 
Yılın 12 günü kuyruklarda
 
Çoğunun umutları, sanki yaşadıkları bu işkencede tükenmiş...
"Çok çaba harcadık bu kuyruklardan kurtulmak için, yetkililerle konuştuk ama çare bulamadılar. Gazete ve televizyonlarda birçok kez haberi yapıldı. Olmadı. Sonunda gazeteciler de alıştı bu görüntülere, doğal karşılıyorlar artık! Daha kötüsü bizler de alıştık! Değişmez kaderimizmiş gibi çekiyoruz bu çileyi...
Yetkililer sadece umut veriyor, icraat yok." diyorlar.
Gecenin serinliğinde sıcak bir selamlaşmayla aralarına dalıyoruz. Her zaman olduğu gibi misafirperver ve ellerindeki aşı, altlarına koydukları kartonu bizlerle paylaşacak kadar özverililer...
56 yaşındaki Mehmet Coşkun, "Yaşını başını almış insanlarız. Gecenin bu vaktinde burada olmak elbetteki çok yorucu." deyip şimdiye kadar sesini kimselere duyuramamaktan yakınıyor. Saat 24.00'te sıraya girdiğini, veznelerin 08.00'de açılacağını söylüyor.
Kaba bir hesapla 5,5 saat daha orada bekleyecek.
 
Oysa hayat kısa
 
Yaşadığımız her anın ne kadar önemli, hayatın ne kadar kısa olduğunu düşünüyorum. Her aydan bir gün, yılda 12 gün yapıyor. Yani Mehmet Bey ve diğerleri ellerinde olmadan yılın 12 gününü sadece maaş kuyruğunda geçiriyorlar. Girdikleri tek kuyruk da bu değil.
"İçler acısı halimizi kim görecek?" derken, sakin olan ortamın birden gerildiğini hissediyorum. Kuyrukta bekleyen diğer insanlar da atılıyorlar birden, "Ne olacak bu halimiz?" diye...
Susup dinlemek kalıyor bana, bir de hayıflanmak gördüklerim karşısında...
"Ay sonu. Paraya ihtiyacımız var. Taksitlerimiz bekliyor. Biz de buralarda beklemeye mecburuz. Gündüz saatlerinde inanılmaz kuyruklar oluşuyor, aslında güneşin altında beklemek çok daha zor. Çoğu zaman, beklediğimiz halde alamıyoruz maaşımızı." diyor Mehmet Bey.
 
"Kambur" değiliz
 
48 yaşındaki Mazlum Yıldız ise, siyasilerden dert yanıyor bize:
"Emekli, Türkiye Cumhuriyeti'nin kamburu diyorlar. Bu nasıl iştir? 70-80 yaşındaki insanlar; sıcak-soğuk demeden saatlerce kuyrukta bekliyor.
Kuyruklar bürokrasinin tıkanan noktalarıdır. Siyasiler talip olup üstlendikleri görevlerinde, sorumluluklarını yerine getiremiyorlarsa, daha sonra bizden nasıl oy isteyecekler? Yıllardır çekilen bu çile daha ne kadar devam edecek?
Türkiye'de, insan olduğunuzu hissedemiyorsunuz bir türlü. Bu da çok üzüyor insanı..."
Biz emeklilerle konuşurken zaman durmuyor ama, birilerinin sorunlarını paylaşması hoşlarına gidiyor. Sohbetin sıcaklığı bizi de ısıtıyor. İçten teşekkürlerini, hayır dualarını alarak ayrılıyoruz yanlarından, içimiz buruk, "Türkiye, halkına, 21. asırda bunları hala nasıl yaşatabilir!" isyanıyla dolu dolu... 
2. Dünya Savaşı
yıllarındaki darlık
alışkanlık yarattı
 
2. Dünya savaşı yıllarında, devletin savaş tehlikesine karşı yaptığı kısıtlamalarla yaşanan darboğaz, tüm halkı etkilemişti. Türkiye'ye uygulanan ambargo sonucu halk, ihtiyacı olan tüm besin maddelerini özellikle şeker, bu arada yakıt ve diğer bazı ihtiyaç maddeleri için, yıllarca uzun kuyruklar oluşturmak zorunda kaldı.
 
Tepkisizlik sorunu
 
İnönü'nün Milli Şefliği döneminde, savaşa girmediği için ambargoya maruz kalan Türkiye, sadece kuyruklarda bekleşmiyor, alışverişi de karneyle yapıyordu. O dönem insanımızın kuyruklarla tanıştığı dönemdir.
Kuyruklar savaşı izleyen yıllarda da devam eder. Özellikle devlet kapılarındaki kuyruklar, halkı canından bezdirir ama yokluk dönemi olduğu için insanlar savaşlardan ve ambargolardan yorgun düşen devlete olan isyanlarını dışa vurmazlar. Tepkisizlik, zaman içinde alışkanlığa dönüşür ve insanlarımız 2000'li yıllarda bile kuyruk çilesi çekmeye devam eder.
Kuyrukların artarak yaşandığı bir diğer dönem ise 80 öncesidir. Milli Selamet ve MHP'nin iktidarı paylaştığı o dönemde, Türkiye'ye giren malların azlığı ve enflasyonun yükselmesi dağıtımlarda kuyruklar oluşmasına neden olur. 12 Eylül 1980 sonrası Turgut Özal'ın dış ticaüret hamlesi, yokluktan kaynaklanan kuyrukları ortadan kaldırır ama, özellikle devlet kapıları önündeki kuyrukların önü bir türlü alınamaz.
 
Parayla "sıra"
Emekli maaş kuyruklarının ilginç olaylardan biri de "parayla sıra satılması". Bazı "uyanıklar", erken gelip sıralarını para karşılığı satıyorlar.
 
Kuyrukta bekleyen diğer insanlar meraklı gözlerle konuştuklarımızı izlerken, yakınmalara ilişkin umutsuzlukları yüzlerinden okunuyor. Yeni birine yöneliyorum.
Çekingen tavırlar sergileyen bu bayan, eşiyle birlikte girmiş kuyruğa. Gecenin o saatinde kuyrukta bekleyen tek bayan olduğu için dikkatimi çekiyor. Yasemin Kazancı 53 yaşında. 25 yılını devlet kadrolarında geçirmiş. Güleç yüzüyle sohbetimizi renklendiriyor... ve, "çözüm önerileri üretmekten yoksun olan devlet kurumlarının acısını her zaman biz çekiyoruz. Türkiye'de her şey zaman kaybetmek için düzenlenmiş sanki. Her ay aynı şeyler yaşanıyor banka önlerinde ve insanlar artık buna alışmış görünüyor. Bu da işin farklı bir boyutu. Ama bu durumu değiştirmek için artık bir şeyler yapılmalı. Bu vurdumduymazlık nereye kadar devam edecek, çok merak ediyorum" diyor.
Tabii bir de kuyrukta yaşananlar var, bunlar hakkında da konuşuyoruz Yasemin Hanım'la... "Kuyrukta beklemek zaten insanların sinirlerini yıpratıyor. Daha doluyor içiniz, patlamak için yer arıyorsunuz nerdeyse. Sıraya karışan olduğu zaman, kavgalar çıkıyor, isteseniz de istemeseniz de. Ayrıca parayla kuyruktaki sıralarını satanlar oluyor, kim daha çok para verirse ona kalıyor sıra. Burada tanışıp arkadaş olanlar, hatta dostluklarını ev ortamında sürdürenler... Bunlar da oluyor." diye bağlıyor sözünü.
 
Çözüm: Posta bankacılığı
Bankacılar "sorunu posta bankacılığı çözümler" derken, emekliler de, maaşlarının evde ödenmesini istiyor.
Banka önlerinde oluşan emekli maaşı kuyruklarını bankacılarla konuştuk. İsminin açıklanmasını istemeyen bir banka yetkilisi şunları anlattı:
"Bankalar emeklilere ATM kartı veriyor. Kuyruklar, kartları kullanamadıkları için oluşuyor. Birçoğu yaşlı. Yaşı uygun olanların bilgisi yok. Biraz da, burada sohbet edip yaşadıklarını birbirlerine aktarmak için kuyruğa girdikleri izlenimini ediniyoruz. Kartlarını yakınlarına kullandırmayı da sakıncılı buluyorlar. Öyle de olabiliyor. Ayrıca, borçları olduğu için maaşlarını günü gününe almak istiyorlar. Bu arada ATM'lerin küsuratı verememesi de caydırıcı bir neden."
Banka yetkilisine çözüm önerisini soruyoruz. "Tek çözüm yolu Posta Bankacılığı" diyor yetkili. Aslında emeklilerin istediği de bu. Örneğin Hakan Sönmez (55), "Bir defasında tansiyonum düşünce kuyrukta bayıldım. Güçlükle ayılatabilmişler. Bunca yıllık hizmetten sonra maaşımın evime getirilmesini istemeye hakkım olduğuna inınıyorum. Devletimiz bunu bizden esirgememeli." diyor.
BAŞLARKENOflaya, poflaya...Söyler misiniz kim sever beklemeyi? Zamanın elinizden kayması değil midir beklemek?
Elbette beklemekten beklemeye fark var. Ama sonuç olarak beklemek yorar insanı, geçen her anla birlikte, kaygı dikenleri batar bir yerlerinize. Canınız sıkılır, sinirleriniz bozulur.
Kimi zaman, niçin beklediğizi bile bilmezsiniz. "Ne de olsa burası Türkiye" klasiğidir yaşanan!
Bekliyoruz, hem de hepimiz, hemen her yerde... Yeni bin yıla girerken; hastanelerde, bankalarda, konsolosluklarda, YÖK bürolarında ve trafikte, savcılıkta "sicil raporu", duraklarda "otobüs" kuyruklarında...
Oysa günümüzde zaman, para demek.
Bu dizide, içinde bulunurken "oflayıp pofladığımız", dışardan baktığımızda da "vah vah" çektiğimiz kuyruklardaki insanlarımızın seslerine kulak vereceğiz, acı tebessümler ve isyanların arasında gezineceğiz.
. 
 
 

http://www.yeniasir.com.tr/a/dizi/imgs/backol.gif

 
0 Yorum - Yorum Yaz


2000'in Kuyrukları
1 | 2 | 3 | 4 |


Hazırlayan: Gökmen Küçüktaşdemir
 

 
Hastaya da, saatlerce kuyruk
 
SSK hastane ve polikliniklerindeki kuyruğu, dedelerimiz yaşamıştı. Anne babalarımız da yaşadı. Şimdi sıra günümüzün kuşaklarında.
Buca Dispanseri'nde her gece yarısı muayene kuyruğu oluşuyor. Hastalarla konuştu. Bir dokunduk, bin ah işittik. Gerçekten dertliydiler.
 Beklemek... Zamanın yavaş yavaş içinden çıkılmaz hale gelmesi... Sıranın size ne zaman geleceğini bilmeden, sabır küpüne dönüşme evresi... İnsan, beklemese de, bekleyenleri görerek çok üzülüyor. Hele o kişiler, iyileşebilmek için saatlerce beklemek zorunda kalan hastalarsa, daha da kötü oluyorsunuz.
Yer Buca SSK Dispanseri... Saat 04.30... Havanın aydınlanmasına hayli zaman var. Bir grup insan banklara oturmuş beklerken, diğerleri yere çömelerek ya da ayakta bekliyorlar muayene zamanını.
Yanlarına yaklaşarak "geçmiş olsun" deyip hatırlarını soruyoruz.
Naslı olabiliriz ki...
 
60 yaşlarındaki Hüseyin Şirin'le konuşuyoruz ilk olarak. Hüseyin Şirin, "Saat şu anda 04.30 ve ben 03.00'ten beri buradayım. Sabah 09-09.30'da muayeneye girmeye başlayacağız. Kimbilir ne zaman işimiz bitecek ve eve ne zaman döneceğiz?" diyerek soruyla karşılık veriyor, "Nasılsınız?" sorumuza.
- Nasıl olabiliriz ki!.. diyor sonra da...
Sorularına bir soru daha ekliyor:
- Beklemek yaz aylarında çok zor olmuyor ama kış aylarında ne olacak? Etrafımıza bakınca insanların beklemesi için kapalı bir mekan olmadığını görüyoruz.
Hüseyin Şirin, "Zaten hasta olduğumuzdan geliyoruz buraya. Kuyruklarda daha da hasta oluyoruz. Bize bunu reva görüyorlar." diyor.
O bunları söylerken, diğer hastalar onu onaylıyor. Beklemenin kendilerini iyice hasta ettiğini, altını çizerek tekrarlıyorlar.
Hüseyin Şirin'in son sözleri hayli "acı" oluyor:
- Tek dileğim aynı acıları bizi bekletenlerin de çekmesi. Belki böylece bazı şeylerin farkına varabilirler, bizim çektiğimiz bu işkenceyi sona erdirmek için bir şeyler yapabilirler.
Dileğini, ben dahil herkes "inşallah" diye onaylıyor.
Güler yüz bari görsek
 
67 yaşındaki Bahri Yavuz "Ben ailemi yıllardır hastaneye getirip götürüyorum. Maaşallah bizdekilerde ne hastalığı ararsan var. Guatr, hiper tansiyon, beyinde damar tıkanıklığı... Her zaman geceden gelir ve uğraşır dururuz. Yaz kış, sıcak soğuk demeden sabahı bekleriz muayene olmak için..."
Sonra yaşadıklarından bahsediyor Bahri Amca:
"Ben de şeker hastasıyım, doktarlar muayene etmiyor ilaç yazıp gönderiyorlar. Oysa biz bu kadar bekledikten sonra, ilgi, güler yüz ve iyi bir muayene bekliyoruz. Bu, çok zor olmasa gerek."
Kuyruktan da; muayene olmak için bekleyen hastaların doktorlardan güler yüz görmemeleri şikayetlerini dinliyoruz. Bunun tüm hastaların ortak sorunu olduğunu öğreniyoruz.
48 yaşındaki Emine Sevcan ise; "Gündüzleri çok sıra olduğundan, çoğu zaman buralara kadar gelip muayene olamadan gidiyoruz. Bu yüzden sabaha karşı sıraya giriyoruz. Muayene saatine burada hastalıklarımıza derman bekliyoruz. Ama beklerken insan daha çok rahatsızlanıyor."
Hasta da sinirli oluyor
 
Konuşacak durumu yok neredeyse Emine Hanım'ın, uykusuzluktan ağırlaşan göz kapaklarını aralamaya çalışarak konuşuyor. Emekli maaşıyla geçinmek zorunda olduğunu anımsatan Emine Sevcan, "Doktorların hastalara yeterli ilgiyi göstermemesi, bu kadar bekledikten sonra çok canımızı sıkıyor. Hastalar da bu sinirli hallerini çevrelerine yansıtıyorlar..." diyor.
Nasıl yansıttıklarını sorduğumuzda ise, sıra yüzünden çıkan kavgaları ve kapı önündeki gergin ortamı anımsatıyor. Son olarak da kuyrukta beklerken yaşadığı ilginç bir olayı anlatıyor Emine Hanım:
- Geçen yıl yine hastanede kuyrukta beklerken, yıllardır görmediğim bir dostumla karşılaştım. Uzun uzun sohbet edip hasret giderdik. Şimdi de ara sıra buluşup görüşüyoruz.
İnsan, hastaların durumunu görünce hastalıktan uzak durmak için elinden geleni yapması gerektiğini anlıyor. Bir yandan hasta olup bir yandan da kuyrukta beklemenin zorluğu doğrusu gözümüzü çok korkutuyor. Yıllardır bu sorunları büyüklerimizin yaşaması, onların ardından da aynı sorunları bizim yaşamamız ve bizim çocuklarımızın da bunları yaşayacağı korkusu ise, galiba en kötüsü.

 
"Sabır taşları"
nasıl çatlıyor?
Hastane kuyruklarındaki insanları en çok çileden çıkaran olay, açıkgöz geçinen bazı kişilerin, araya karışıp ön sıralarda muayene olmaya kalkışması
 Gün yeni ışımakta... Bu sabaha karşı da Karşıyaka'dayız. Dispanserin önündeki kaldırıma oturmuş insanların, sabah serinliğindeki o mahsun hallerini görüp bekleyişlerine ortak olmak için yanlarına yaklaşıyoruz.
Konuşuyoruz... 47 yaşındaki Resmiye Ayla "Doktorlar 9.00'da geliyor, 9.30'da muayeneye başlıyorlar. Bizse saatler önceden burada, bu soğuk taşların üzerinde onların gelmelerini bekliyoruz. Oysa içeride oturacak yerler var. Kapıları açsalar çok iyi olacak, hiç değilse üşümeyeceğiz. Yaşlılar, çocuklar var onları unutmamak lazım." diyor.
Geldikleri gün muayene olabilmek için, erken saatlerde kuyruğa girdiklerini belirten Ayla Hanım, "Kuyruktayken pek çok olaya şahit oluyoruz; kavgalar, doktor veya personel yakınlarına yapılan torpiller, bekleyenler arasında bayılanlar... Özellikle bazı açıkgöz geçinen küstahların, sırada öne geçmeye kalkışması, bekleyenlerin sabrını taşırıyor."
Kuyrukta daha çok
hastalanıyoruz
 
35 yaşındaki Mehmet Çiçekçi ise, "Küçük Yamanlar'dan yürüyerek geldim. Saat 05.00'te burdaydım, şu anda 06.00, daha çok bekleyeceğim. Hasta olmamıza rağmen bu soğuk kaldırımlarda zaman törpülüyoruz. Bu da ikinci bir hastalığa davetiye çıkarıyor. Dispanserin kapısını erken saatlerde açsalar, bizi biraz olsun rahatlacaklar. İnsanlar bu kuyruklarda daha çok hastalanıyor. Kuyruğa karışmak isteyenlerle dövüşüyorlar. Kimsenin bizi bu strese sokmaya hakkı yok." diyor.
57 yaşındaki Kemal Turan da şöyle konuşuyor:
"Bizler çeşitli hastalıklardan dolayı buradayız. Beklerken insan yoruluyor, dirençsiz vücuda hastalık daha çabuk yayılıyor." En büyük yarasının doktorların ilgisizliği olduğunu söyleyen Çiçekçi, "İlaç yazıp göndermelerinden bıktık. Bizim tek isteğimiz doktorların biraz daha güler yüzlü olması ve bizi yeterince muayene etmeleri."

 
Vergi iadesi
için de kuyruk
 Emekliler bu kez, vergi iadesi kuyruğunda. Alacakları para pek büyük para değil. Ama onlar vergi iadesi için de banka önlerinde kuyruğa giriyorlar.
Yine kuyruktaki emeklileri dinliyoruz. Sistemden şikayetçi oluyorlar... ve şikayetleri vergi iadesi zarflarını alan memurdan değil, onu oraya atayan kişilerden. "Bu memlekette 30 sene hizmet verdikten sonra karşılığı böyle beklemek mi olacaktı? " diyerek çözüm istiyorlar. Kuyruklara vergi iadelerinin tek bankaya bırakılmasının yol açtığını öne sürerek, "Banka sayısının artırılması şart" diyorlar.
 
 
0 Yorum - Yorum Yaz


2000'in Kuyrukları
1 | 2 | 3 | 4 |


Hazırlayan: Gökmen Küçüktaşdemir
 

 
Alman Konsolosluğu'nun önündeki kuyrukla...
Türk, Türkiye'de ikincisi sınıf insan
Kordon'da Alman Konsolosluğu'ndaki insanlık dışı görüntüler tüm uyarılara rağmen sürüyor.
Vize almak zorunda olanlar, "Ülkelerinde vatandaşalarına nasıl davranıyorlarsa bize de öyle davrasınlar." diye isyan ediyor.
 Gece, insanları şehrin bir başka köşesinde biriktiriyor yine. Bir süreliğine bize takılın. Görelim bakalım neler yaşanıyor orada?
Kordon'da yürüyoruz. Sabaha karşı saat 03.00. Günün tüm seslerinden ve gürültüsünden uzakta olmayı beklerken karşılaşacağınız manzara hayli çarpıcı. Onun için hazırlıklı olmalısınız. Çünkü o saatte sıraya girmiş insanlar göreceksiniz. Ve işte onlar karşımızda. Sanki beklemek görevleriymiş gibi sabırla bekliyorlar. Kapıdaki levha neden beklediklerini anlatıyor. Burası Alman Konsolosluğu. Türk'e Türkiye'de ikinci sınıf insan muamelesi yapan yer.
Bekleyenlerin arasına giriyoruz. Ellerini sıkıp, yüzlerinde çok uzaklardan bile fark edilen umutsuzluğu paylaşmak için. 59 yaşındaki Sevingül Öçal, "Ben bu çileye alıştım sayılır. 84'te Almanya'dan Türkiye'ye döndüm. Kızım orada bir Almanla evli. Yurt dışında tam 12 sene çalıştım ama oralarda hiç böyle kuyruk görmedim." diyor.
Bekleme yeri yapılsın
Kimliğimiz anlaşılır anlaşılmaz seslerini duyurmak isteyen insanlarla doluyor etrafımız. Bürokrasiye takılmanın zorluklarını ve kendi ülkemizde nasıl ikinci sınıf vatandaş muamelesi gördüklerini, onlar anlatmaya başlamadan yüzlerindeki yorgun ve bezgin ifadelerden anlıyorsunuz. Çünkü bildik ifadeler bunlar.
"Şu an gördüğünüz kuyruk hiçbir şey değil, sabah saat 08.00 gibi gelirseniz o zaman bu saatte neden burada olduğumuzu anlarsınız" diyorlar.
Sevingül Öçal konuşuyor yeniden: "Yurt dışında her yerde, bekleme salonları oluşturmuşlar. Bu yabancıymış dışarıda kalsın demiyorlar... Geçen sene yine burada vize kuyruğuna girdim, şakır şakır yağmur yağıyorken biz dışarda, ayakta, saçak altlarında saatlerce bekledik. Bu insanlık dışı bir şey. Kendi ülkelerinde kendi vatandaşalarına nasıl davranıyorlarsa bize de öyle davrasınlar." diye isyanını dile getiriyor. Alman Konsolosluğu'nun Türklere Türkiye'de ikinci sınıf insan muamelesi uyguladığını da, "Alman damadım, bir çiçekle içeri dalıp kuyruğa girmeden yarım saatte bitirdi işini. Biz hastaymışız, daha kötü olacakmışız, umurlarında bile değil." diyerek kanıtlamaya çalışıyor.
Banklar da olmasa
38 yaşındaki Muzaffer Aydoğdu ise "Eskiden bir gün önceden isminizi yazdırarak sabah sıraya girebiliyordunuz." diyor. Şikayet olunca uygulamaya son verilmiş.
Muzaffer Bey'le konuşmamız sıcak bir şekilde sürerken ortam bir an gerginleşiyor, "Aslında buraya iki hafta kimse gelmese bunların burunları sürtülür ama böyle bir şeyin organize edilmesi gerek." diyerek içini çekiyor biri. "Dahası da var. Burada şu anda oturduğumuz 8-10 bank bile yeni kondu, öncesinde insanlar ayakta bekliyor ya da oldukları yere çömeliyorlardı." diyor Muzaffer Bey ve ekliyor:
"Piriştina burdan geçerken yaşlı bir kadın önüne atlayıp, 'bize yardım edin' dedi. Onun üzerine Piriştina buraya bank gönderdi. Şimdi hiç değilse kuyruğun bir kısmı oturabiliyor. Ama acaba kışın ne olacak hiç düşündüler mi?"
Hiç ayrılmak istemiyoruz yanlarından. Belki biraz daha konuşarak içlerini boşaltmalarını, rahatlamalarını sağlayabiliriz... Ama bu çağ dışı uygulamaya bir kez daha teşhir etmekle de, yardımcı olacağımızı düşünerek ayrılıyoruz yanlarından.
Dışarıdan gelenler sefilleri oynuyor
 Konsolosluk önündeki sohbetimize bir ara 40 yaşındaki Ayşegül Uluç da katılıyor. Onun da söyleyecekleri var: "Ben Denizli'den geliyorum. Benim gibi birçok insan da Ege Bölgesi ve Akdeniz Bölgesi'nin batı kısmından geliyor. Tek merkez olduğu için kuyruklar uzadıkça uzuyor. Bunu birkaç bölgeye ayırsalar ya..." diyor Ayşegül Hanım. Yakınmalarını, "Vize alabilmek için 1 aylığına 40, 2-3 aylığına 70 mark paranın yanında bir de tercüman bürolarına 3-4 milyon para veriyoruz." diye sürdürüyor.

İş kuyruğunun sonu hiç gelmeyecek gibi
İş ve İşçi Bulma Kurumu'nun önünde insanlar sürekli uzun kuyruklar oluşturuyor, hele yabancı ülkelerden bir haber varsa...
Türkiye'nin önemli sorunlarından biri olan işsizlik, İş ve İşçi Bulma Kurumu önünde oluşan kuyruklardan da açıkça belli oluyor. Hayatlarını devam ettirebilmek, iş sahibi olabilmek için kuruma başvuranlar bekleme listelerinin yanı sıra, kapı önünde de kuyruğa giriyorlar.
Onların da dertlerine ortak olmaya çalışıyoruz... 22 yaşındaki Fikri Deveci "Lise mezunuyum, işe ihtiyacım var. Sınava kayıt yaptırmak için burdayım. 08.30'da geldim. Saatlerce beklemek zor ama iş bulmak için başka çarem yok." diyor. Sorum üzerine bekledikleri ortamın çok kötü olduğunu, sinirlerinin yıprandığını söylüyor. "Bu kadar insan burada gürültü kirliliğine yol açıyor" diyen Deveci, kurumun şube sayısını artırması gerektiğini vurguluyor.
22 yaşındaki Anadolu Meslek Lisesi mezunu Saliha Kırkaş ise "İş umuduyla buraya geldim ama bu tabloyla karşılaştım. 07.00'de burdaydım ve işlemlerin bugün bitip bitmeyeceğini bilmiyorum." derken gelecek için kaygılı görünüyor. Bu tür kuyrukların zaman kaybından başka birşey olmadığını söylüyor Kırkaş ve "Ülkemizin yöneticileri zaman kaybının, para ve bilgi kaybı olduğunu hala anlayamadılar" diyor. Bekleyenlerden günde 700-750 kişinin işlemlerinin tamamlandığını öğreniyoruz.
25 yaşındaki Eyyüp Buz da devletin açtığı sınava katılmak için sırada. İşlemlerini o gün bitirmeyi umuyor, "Gece yarısı sıraya girenler var, zaten kuyruğun ne kadar uzadığı biliniyor" diyor. Kuyruktayken kendisinin ve diğer insanların stres altında olduğunu gözlemlediğini belirten Buz, "Sıra yüzünden her an bir kavga çıkabilir. Oysa kayıtları değişik merkezlere verseler bu kuyruklar oluşmaz." diyor.
İş ve İşçi Bulma Kurumu önündeki kuyruktan çok sıkıntılı ayrılıyoruz. Türkiye'nin genç nüfusuna iş yaratamaması gerçekten çok acı.
Kuyruk, kavga ortamı yaratır
Psikiyatrist Prof. Dr. Ahmet Çelikkol: "Kişi kendini hazırlayarak kuyruğa girmeli"
Kuyrukta bekleyen insanların psikolojisiyle ilgili görüşlerini aldığımız Psikiyatrist Prof. Dr. Ahmet Çelikkol, kuyruklarda sık sık rastlanan kavgaların, gerginliğin doğal sonucu olduğunu söylüyor.
Çelikkol kuyruktaki insanın psikolojik durumunu şöyle değerlendiriyor:
"Kuyrukta beklemek insan psikolojisini bozar, stresi arttırır. Özellikle işlemlerinin tamamlanıp tamamlanmayacağı bilememek, stresin yaratıcısıdır. Kişi beklerken, görevli memurun işini yapmadığını görürse iyice gerilir. Ayrıca kuyruğun oluştuğu yer ve diğer koşullarda (yaşadığı haksızlıklar, etrafında gördüğü diğer olumsuzluklar, yiyecek, içecek gibi doğal ihtiyaçlarını karşılayamaması) bekleyen kişinin psikolojisinin bozulmasında en önemli etkenlerdir. Psikolojisi bozuk ve stresli insanlar kavga etmeye eğilimli insanlardır."
Çelikkol Türkiye'de kuyruğa girmenin kaçınılmaz olduğunu anımsatıp, bu durumda insanların ne yapması gerektiğini sorduğumuzda da şöyle konuşuyor:
"Kişi yapacağı işlemler ve işinin hallolması için kuyrukta beklemeye zorunlu olduğunu hiç hatırından çıkarmamalı. Kendini kuyruktaki ortama hazırlamalı. Personel de bu konuda eğitimli olmalı, görevlerini bilmeli, adaletli davranmalı, kuyrukta bekleyenleri adil biçimde sıraya geçirmeli."
 
.
 
http://www.yeniasir.com.tr/a/dizi/imgs/backol.gif
 
0 Yorum - Yorum Yaz


2000'in Kuyrukları
1 | 2 | 3 | 4 |


Hazırlayan: Gökmen Küçüktaşdemir
 

 
Öğretmen adayına form işkencesi
 Mesleğe atılma heyecanıyla İzmir ve Ege kentlerinden Anadolu Kız Lisesi'ne koşan öğretmen adayları, burada girdikleri tarihi kuyrukla şok yaşadılar.
Bakanlık, başvuruları sadece 14 ilde kabul etmek ve İzmir'de tek okulda form dağıtmakla o gün öğretmen adaylarına bize göre gerçek anlamda işkence yaptı.
Çoğu insan için sıradan bir gündü yaşanılan... Gündelik koşuşturmalar arasına sıkıştırılan umutlarla, yeni heyacanlarla, paylaşımlarla.
Oysa, 25 braşta 25 bin öğretmen alınacağını açıklayan bakanlık, onbinlerce adayın yüreklerini kıpır kıpır yapmıştı. Haberi bekleyen onbinlerce öğretmen adayı için umut kapıları sonuna kadar açılmış gibiydi.
1999 ve 2000'de yapılan Devlet Memurları sınavı sonuçlarına göre ilk defa açıktan atama, kurum içi ve kurumlar arası atamalar yapılacaktı. Bunu duyup başvuru için kolları sıvayan genç öğretmen adayları; kocaman kocaman umutları ve "nihayet öğretmen olabilme" heyecanıyla uyandılar o güne.
Kutsal mesleklerine adım atacak, öğrendiklerini gencecik dimağlara aktarabilecek, böylelikle kendileri için yepyeni bir hayat başlayacaktı.
Uygulamalı ders!
Elbetteki geçirilmesi gereken bir başvuru ve atama süresi vardı. Açılan yeni kadrolardan yararlanacaklarını düşünen binlerce öğretmen adayı, başvuru sırasında çekecekleri çileyi düşünmediler bile... Taa ki banka şubesi ve okulun önünde uzayan kuyrukları görünceye kadar.
Uzun kuyruğun temel nedeni, Milli Eğitim Bakanlığı'nın öğretmen alımı için başvuru yapılabilecek yerleri 14 ille sınırlanmasıydı.
Bakanlık, yüzlerce kişiyi saatlerce kuyrukta bekleterek, öğretmen adaylarına okullarda öğretemediği bir ders daha vermek istemişti sanki!
İzlediğim ilk kuyruk İzmir Anadolu Kız Lisesi önündeydi. Karataş'taki okuldan başlayan başvuru formu kuyruğu Atatürk Kültür Merkezi önüne varıyordu. Ege kentlerinden gelen adaylar sabah erken saatlerden itibaren burada bekleşmeye başladılar.
Bir kuyruk da Ziraat Bankası Konak Şubesi önünde oluşmuştu. Bu da Kemeraltı girişindeki şubeden iskele önündeki otobüs durağına varıyordu. 2 milyon liralık harcı yatırabilmek için tek banka seçilmesi, yine formların tek merkezden alınabilmesi adayların sabrını taşırıyor, kendilerine bu çileyi çektirenlere ver yansın ediyorlardı.
Sırada bekleyenler için gün uzun ve yorucuydu. Kuyruktayken hem günün doğuşunu, hem de nerdeyse günün batışını görmek ise, olayı dışardan gözlemleyen biri olarak benim için bile acı verici...
Neden tek okulda?
21 yaşındaki Erol Çakır'la konuştum ilk olarak. Dopdoluydu Çakar. Şöyle dedi:, "İki gündür kuyruğa giriyorum. Kayıtların İzmir'de tek bir okula verilmesiyle oluşan bu ortam bizlere adeta devletimizin yaptığı bir işkence. Zamanımızı bu gibi kuyruklarda heba ediyoruz.
Bir de burada beklerken insan daha sinirli oluyor, ufak bir sorunda dahi parlaya biliyor. '-Sıradaydım!', '-Hayır değildin!' gibi tartışmalar patlak veriyor. Neyse ki okul, kuyruktakiler çay ve yiyecek servisi yapıyor. Böylece sıradan uzaklaşmadan bir şeyler atıştırabiliyoruz. Buna da şükür..."
22 yaşındaki Selvi Aydın'ı işlerini tamamladığı sırada bulup konuştuk. Rahatlamış olması gerekirdi ama, nerde? Gergindi, üzgündü, şöyle dedi:
"DMS sınavında İngilizce Öğretmenliği adaylarına bölümleri ile ilgili hiçbir soru sorulmadı. ÖSYM'nin öğretmen adaylarının seçilmesinde nasıl bir tutarsızlık gösterdiği ortada. Kayıtların İzmir'de tek okula verilmesi de başka bir tutarsızlık. Yüzlerce metre olan kuyruklarda insanlar saatlerce bekleyerek eziyet çekiyorlar. Oysa bunu pekala önleyebilirlerdi. İki gündür buraya gidip gelmeme rağmen işlemlerimi ancak bitirebildim. Şimdi tek isteğim eve gidip üzerimden bu yorgunluğu atmak." dedi.
Varılacak nokta
Öğretmenler o gün o kuyrukta, dedikleri gibi adeta işkenceye tabi tutuldular. Atanan bir öğretmen adayının alacağı maaş ise, 170 ile 270 milyon arasında değişecekti. Bekleme süresince yaptıkları sohbetlerle, aralarında "Bu maaş için değer mi?" tartışmasını yaptılar. Tartışmalar çaresizliklerini dile getiren sözlerle noktalanıyordu.
Oysa biz "demokrasilerde çare tükenmez" sözünü büyüklerimizden ezberlemiş bir kuşağız. Öyle değil mi?
* * *
Dört gün boyunca sizlere "2000'in Kuyrukları"ndan örnekler sunduk. İşsizlik çözümü uzun zaman isteyen ekonomik bir sorun. Onun kuyrukları sürer gider gibi görünüyor. Ama ülkemizde öyle kuyruklar da var ki, istense çok kısa zamanda, örneğin randevulu sistemle çözümlenebilir.
Yaşadığım kuyrukların ardından zaten mevcut olan şu yargım iyice güç kazandı:
Tepkisiz bir toplumuz. Tepkiyi, anlık parlama, bağırıp çağırma olarak algılıyoruz. Oysa örgütlenmiş tepkiye ihtiyacımız var.
Sivil toplum olarak maalesef örgütlenebilmiş değiliz. Örgütlensek ve sistemli, etkili tepkiler koyabilsek, inanıyorum ki gözlediğim kuyruk çilelerinin çoğu, hem de kısa zamanda ortadan kaldırılabilir.
Adliyede de saatlerce...
 Savcılıklardan sicil raporu alabilmek için girilen kuyruk hemen her gün tekrarlanıyor.
Ülkemizde hemen her gün, sabahın erken saatlerinde uzayan kuyruklardan biri de, savcılık önlerindeki sicil raporu kuyrukları. İzmir'de, özellikle Konak ve Karşıyaka adliye binalarında, sicil raporu için insanlar zaman harcayıp strese giriyor.
Hemen her iş başvurusunda, okullara kayıtlarda, ehliyet çıkartmada gerekli olan sicil raporu kuyruğunda konuştuğumuz Aytekin Tektaş (30) "Kuyruklar Türkiye'nin acı portresi. 3 gündür buraya geliyorum, raporumu hala alamadım. İlk gün bilgisayarla bağlantı kurulamadı, yarım günüm boşa gitti. Ertesi gün sabah 08.00'de geldim yine alamadım. Bugün 05.00'te geldim umarım alabilirim." diyor.
28 yaşındaki Yusuf Canlıer ise, "Sabah gün ışımadan gelen insanların oluşturduğu kuyrukların uzunluğu onlarca metreyi buluyor. Büronun öğleden sonra çalışmaması bunun temel nedeni" diyerek sorunun çözümsüz olmadığını anlatmaya çalışıyor. Canlıer, "Memurların çoğaltılmasını ve öğleden sonra da hizmet vermelerini istiyoruz. Bana burada zaman kaybettirmeye, onlarca insanı sabahın köründe buraya getirmeye kimsenin hakkı yok. 2000'li yıllara sarkan bu ayıp daha ne kadar daha sürer, bizler ne kadar daha bu çileyi çekmek zorunda bırakılırız? Alt tarafı bir kağıt alacağız, saatlerce bekliyoruz, bazen defalarca gidip geliyoruz. Yetkililer bu işe mutlaka çözüm getirmeli." diyor.
.
 
http://www.yeniasir.com.tr/a/dizi/imgs/backol.gif
 

0 Yorum - Yorum Yaz


 
HER KATİL İZ BIRAKIR

Gökmen Küçüktaşdemir - Neşet Dişkaya


Zanlının kimliğini kanlı bıçak ele verdi
Yalnız çalışan kadınlardan randevu alarak tecavüz eden ve öldüren M.A, "Yakalanmasaydım, çok can yakacaktım" itirafında bulundu
 Yıl 1996... Her sabah olduğu gibi yine kocaman bir gülümsemeyle annesi ve babasıyla yaşadığı evden çıkıp Buca'daki muayenehanesinin yolunu tuttu. Ağustos ayının son günleri olmasına rağmen havada bunaltıcı bir sıcak vardı. Ödenmesi gereken faturalar, konuşulması gereken insanlar, randevu verdiği yeni hastalar geçiyordu kafasından... 13 yıldır aynı mekanda hastalarının ağız ve diş sağlığı ile ilgili problemleri çözüyordu. Diş hekimliği, çocuk sahibi olmayan ve hiç evlenmeyen 40 yaşındaki Z.L'nin tek aşkı gibiydi. Mesleğine saygılı, işinde titizdi. Randevusuz gelen hiçbir hastaya bakmadığı gibi çevresinden ve medyadan duyduğu dehşet verici olaylardan dolayı muayenehanesine her gelene kapıyı açmazdı.
O gün nedense telefonlara da çıkmadı. Bu durum gün boyunca cep telefonundan defalarca kendisini arayan 28 yaşındaki kardeşi E.L'yi endişelendirmişti.
ÇIRILÇIPLAK YATIYORDU

Buca'da, kolonya satışı yapan babası Y.L'nin yanında çalışan kardeşi, işyerinden merak içinde çıkarak ablasının muayenehanesine gitti. Hava kararmak üzereydi. Zemin kattaki muayenehanenin kapısı kapalıydı. E.L, tek çareyi camı kırarak içeri girmekte buldu. Ablası, doktor önlüğü üzerinde, ancak içi çırılçıplak bir durumda, elleri iple bağlanmış ve ağzına da bez tıkanmış cansız olarak yerde yatıyordu. Oysa 3 gün sonra, tüm aile bir araya gelip Z.L'nin doğumgününü kutlamayı planlıyordu.
Olay yerine gelen polisler, gördükleri manzara karşısında sapık bir katil ile karşı karşıya olduklarını düşündüler. Boğularak öldürülen Z.L'nin kredi kartı, cep telefonu ve bir miktar parası alınmıştı. Muayenehanenin kapısında zorlanma yoktu. Mekandaki kan ve parmak izleri toplandı. Ayrıca, Z.L'nin ellerinin bağlandığı ip ve ağzına tıkalı bez parçası da kanıt torbalarındaki yerini aldı.
TECAVÜZ EDİLMİŞ

Ertesi gün bütün gazeteler bu olaydan bahsediyordu. Zanlının yakalanamaması nedeniyle İzmir'deki yalnız çalışan bayanları korku sarmaya başlamıştı. Polis de zanlının bir sonraki kurbanının yalnız çalışan bir bayan olacağı ihtimali üzerinde duruyordu. Bu arada, Adli Tıp Kurumu'nun morguna kaldırılan Z.L'nin tecavüze uğradığı kesinlik kazandı. Cinayet Büro Amirliği'nde görevli dedektifler, önce öldürülen diş hekiminin üzerinde bulunan sperm örneklerinin şüphelilerle karşılaştırılıp DNA testi yapılabilmesi için mahkemeden karar çıkarttı. Sonra da cezaevinden tahliye edilmiş cinsel saldırı suçu işleyenler takibe alındı. Çalışmalar sürdürülürken Z.L'den alınan ve ailesince işleme kapattırılan kredi kartının bir bankanın ATM şubesinden kullanılmak istendiği belirlendi. ATM'nin kaydettiği görüntüler hemen incelemeye alındı.
İKİNCİ SALDIRI

Polis, görüntülerden zanlının kimliğini belirlemeye çalışırken olaydan 5 gün sonra Konak'ta, avukat G.Y ofisinde benzer bir saldırıya uğradı. Seri katil, bıçakla yaralama davası için randevu alıp gittiği kadın avukat G.Y'ye da ofisinde tecavüz edip, öldürmek istedi. Saldırgan tacizde bulunduğu avukatın karşı koyunca bıçağını çıkardı. Avukatı sırtından hafif şekilde bıçaklayan saldırgan, G.Y'nin çığlıklarından paniğe kapılıp kaçtı. Kaçarken de bıçağını düşürdü.
Polis, yaptığı çalışmalar sonucu bıçaktaki izlerin tecavüz, gasp ve hırsızlıktan sabıkalı 35 yaşındaki M.A'ya ait olduğunu belirledi. ATM kamerasındaki görüntülerle M.A'nın fotoğrafları karşılaştırıldı. Bu, fotoğraftakiyle aynı kişiydi. Avukat G.Y de zanlıyı sabıkalı arşivindeki fotoğraflarından teşhis etti. M.A'nın 11 yıl önce yine bir diş hekimi kadına tecavüzden hapse girdiği ve afla serbest kaldığı anlaşıldı. Olay iyice aydınlanmış, sıra suç makinesinin yakalanmasına gelmişti.
Bu arada ilginç bir gelişme daha oldu. Bir kişi polisi arayıp Z.L cinayetinin zanlısı M.A. ile Basmane semtinde tanıştığını söyledi. İhbarda bulunan kişi, "Bana asker kaçağı olduğunu söyledi. Yakalanmamak için benim kimliğimle otelde kaldı. Para çekmek için bankamatiğe gittik. Bana 'ablamın kartıyla para çekeceğim' dedi. Ancak kartta Z.L. adını gördüm. Sonra bu isme gazetelerde rastladım" dedi. Polis bu ifadelerin ardından 15 kişilik bir ekiple M.A'yı Basmane ve Alsancak semtinde aramaya başladı. Zanlı hiçbir şey yokmuş gibi Alsancak'ta dolaşırken yakalandı. Basmane'de gösterdiği bir otelde de, cezaevinden arkadaşı 'gasp' suçundan sabıkalı T.K. (33) ve M.T. (40) gözaltına alındı.
TELEFONLA RANDEVU

M.A. işlediği korkunç cinayeti şöyle anlatıyordu: "Z.L'yi öldürmeden 1 gün önce dişlerini temizletmek için telefonla randevu aldım. Ertesi gün randevu saatinde gidip dişlerimi temizlettim. İşlemin bitmesinin ardından yalnız olan Z.L'i, bıçakla tehdit edip dışarıda bekleyen T.K'yi çağırdım. Sırayla Z.L'e tecavüz ettik. Onu ellerim ile boğup öldürdüm."
Cinayetin ardından gasp ettiği parayı harcadığını anlatan M.A, randevu aldıktan sonra T.K. ile Hatay semtinde ofisi bulunan avukat G.Y'ye gittiklerini söyledi. M.A, T.K'nın dışarıda beklerken avukata saldırdığını ancak haykırışlar üzerine kaçtığını itiraf etti.
M.A'nın sorgusunda, yakalanmadan önce de kendisine hedef seçtiği kentteki birçok kadın avukat ve diş hekiminden randevu aldığını belirtti. M.A, yakalandığı sırada polislere, "Daha çok kişiden randevu almıştım. İyi ki yakaladınız yoksa çok can yakacaktım" diyordu.
EVDEN KAÇMIŞ

Manisa Turgutlu'da doğan, ilkokul mezunu olan M.A, 14 yaşında ilk hırsızlık olayına karışmış. Bu olaydan sonra da babasının ellerini ateşle yakmış. Ailesine kızıp evini terk eden seri katil sokaklarda çeşitli suçlara karışmış ve hiç evlenmemiş.
Nöbetçi mahkeme tarafından tutuklanan A.E, Buca Cezaevi'ne konuldu. A.E'nin koğuşa konulmasının ardından, olayı televizyon ve gazetelerden takip eden diğer tutuklu ve hükümlüler tarafından linç edilmek istendi. Ayrıca M.A'ya koğuşta tecavüz edildiği de ileri sürüldü. Ancak yetkililer bunu doğrulamadı.
Hayatı, tecavüz ve gaspla geçmiş

Dosya incelemesinden M.A'nın 1989'da Turgutlu'da küçük yaşta alıkoyduğu kızı iğfal etmekten cezaevine girdiği, 1992'de CMUK'taki değişiklikten yararlanarak tahliye edildiği belirlendi. Suç dosyasına göre M.A, 6 Temmuz 1995'te de Eşrefpaşa Caddesi'nde kadın diş hekimi B.S'ye aynı şekilde muayenehanesinde tecavüz edip kolye, alyans ve saatini gasp edip kaçtı.
14 yıl az yattı

Birkaç gün sonra Güzelyalı Semti'nde bir doktorun yazıhanesinde çalışan sekreter kıza tecavüzde bulunup gasp yapan M.A aynı hafta içinde Karataş Semti'nde Diş hekimi A.B'ye tecavüze kalkışınca, çevreden yetişenler tarafından suçüstü yakalandı. Bu üç olaydan yargılanan zanlı, 36 yıl cezaya çarptırıldı. İnfaz Yasası'na göre 2013'te çıkması gereken M.A, "Rahşan Affı" olarak bilinen 'Şartlı Salıverme' ve 'Cezaların Ertelenmesi' kanunlarından yararlanıp 1999'da tahliye edildi. Sonra tecavüz ve gasp suçlarını işlemeye devam etti.
 
Babası Meclis'i mahkemeye verdi

Kızını kaybettikten sonra hayatlarında hiçbir şeyin anlamı kalmadığını ifade eden baba Y.L, "Kızım benim her şeyimdi. O benim canımdı" dedi. Katil zanlısı M.A'nın "Rahşan Affı" diye bilinen afla serbest kalmasından dolayı baba Y.L, TBMM hakkında dava açtı. Baba Y.L, Türkiye'de bir sonuç alamazlarsa AİHM'ye başvuracaklarını da belirtti. Y.L, "Benim kızım müebbet hapis cezası alıp afla salıverilen bir caniye kurban gitti. Devlet kendisine karşı işlenilen suçları affedebilir, ama bana karşı işlenen suçları nasıl affedebilir? Bunu bana sordu mu?" dedi.
Aslında tedbirliydi

İkizinin öldürülmesinin ardından Bursa'dan İzmir'e gelen dermatoloji uzmanı doktor S.L. ise, kardeşinin hep böyle olaylardan çekindiğini ifade ederek, "Korktuğu başına geldi. Aslında çok tedbirliydi. Herkese kapıyı açmazdı. Biraz şüphelense, kapıyı bile açmadan 2 gün sonraya randevu verir ve o gün geldiğinde babamı veya kardeşimi çağırırdı" diye konuştu.
14.11.2007

0 Yorum - Yorum Yaz


HER KATİL İZ BIRAKIR

Gökmen Küçüktaşdemir - Neşet Dişkaya

Dikkatli polis, katili çizgili kazaktan tanıdı
İkiçeşmelik'te 30 YTL için geceleri taksi şoförlüğü yapan M.D'yi gözünü kırpmadan bıçaklayarak öldüren Ç.E, 15 yaşında çıktı
 
 Polisin güvenlik şeridi çevresindeki kalabalık giderek artıyordu. Onlarca meraklı göz kırmızı şeridin arkasındaki araçta inceleme yapan polisin üzerindeydi. Fotoğraflar çekiliyor, parmak izi örnekleri sanki otomobili incitmek istemezcesine yapılan küçük ve çok yavaş hareketlerle toplanıyordu. Biraz daha dikkatli bakıldığında, taksinin sağ kapısındaki kan izleri de belli oluyordu. Polis ekipleri, bir süre sonra aracın direksiyon koltuğundan, öldüğü anlaşılan bir kişiyi zorlanarak da olsa dışarı çıkardı. Bu arada aracın hemen yanındaki duvarda yazan bir kelime herkesin ilgisini çekmişti. Ölmedi...

2 çocuk büyüttü


İkiçeşmelik'te küçük bir dükkanı vardı. 10 yıldır gündüzleri kitap satıyordu. Son 5 yıldır da değişik aralıklarla geceleri taksicilik yapıyordu. 54 yaşına gelmişti ama çalışmaktan da hiç usanmamıştı. Zaten okumaya fazla meraklı olmayan bir toplumda kitap satarak ne kadar para kazanabilirdiniz ki? Eşinin de ev hanımı olduğu düşünülürse, ailesinin geçimini sağlamak için bu zor yaşam şartlarında ikinci bir iş yapmaktan başka çaresi de yoktu sanırım. Kıt kanaat geçinerek bir ömrü tükettiği eşiyle, yine İkiçeşmelik'in arka sokaklarında 2 katlı bir evin zemin katında biri kız 2 çocuk büyüttü. M.D, çocuklarının ve eşinin gurur kaynağıydı.
Yine ekmek parasını kazanmak için yollara düştüğü bir gecenin sabahında, sırtından ve kasığından iki bıçak darbesi ile öldürülmüş olarak bulundu taksi şoförü M.D. Binbir güçlükle büyüttüğü oğlu İ.D. ile damadı A.S olay yerine geldiklerinde adeta yıkıldılar. Babalarının cansız bedeni karşısında 2 genç, çevredeki vatandaşlar tarafından zorlukla yatıştırılabildi.

23 yılda 33 cinayet

Bu olay, taksi şoförlerinin yaşadıklarının ne ilki, ne de sonuncusuydu. O güne kadar son 23 yılda sadece İzmir'de 32 taksici işbaşındayken öldürülmüştü. Taksicilerin bu ve buna benzer olaylar karşı öfkesi her geçen gün artıyor, hükümetten kendilerini güvence altına alacak yeni düzenlemeler istiyorlardı. Bu arada soruşturmayı yürüten Cinayet Büro Amirliği ekipleri, yaptıkları incelemede, M.D'nin cep telefonunun ve parasının alınmadığını belirledi. Ayrıca takside, 3 adet çay bardağı bulan polis, katil ya da katillerin olaydan önce taksi şoförüyle sohbet ederek çay içmiş olabileceği ihtimalini de araştırmaya başlamıştı. Çevredeki işyerlerine ait güvenlik kameraları da, dedektifler için katile ulaşmakta önemli bir kaynak olabilirdi.
Saatlerce kamera kayıtlarını inceleyen dedektifler, görüntülerin bir yerinde, üzerinde çizgili kazak bulunan bir kişinin cinayetin meydana geldiği yerin yakınında hızla koştuğunu belirledi. Kameralarda yüz hatları görülmeyen katil zanlısını bulmak için polisin elinde bulunan tek belirleyici kanıt, çizgili kazaktı. Kamera görüntüsünde elde edilen fotoğraf, başta İzmir'de sokak suçlarına karşı kurulan Huzur Timleri olmak üzere tüm birimlere hemen dağıtıldı.

Manav polis
Katil İzmir'in her yerinde aranmaya başlandı. Manav kılığına giren bir Huzur Timi polisi, olay yerine çok yakın bir yerde üzerinde çizgili kazak bulunan bir kişiyi gördü ve hemen yanına giderek onu yakaladı. Kazak kamera görüntülerindeki kişinin üzerindekiyle aynıydı. Gözaltına alınıp sorgulanan Ç.E. polisin sorularına fazla direnmeden cinayeti işlediğini kabul etti. Yapılan her iyilik ya da kötülüğün bir gün insanın karşılığını bulacağını düşünen polis memurunun aklından Konfüçyus'un şu sözleri geçer, "Adalet kutup yıldızı gibi yerinde durur ve geri kalan her şey onun etrafında döner."
Kurbanının ölüp ölmediğini kontrol edecek kadar soğuk kanlı olan Ç.E, polise verdiği cinayetle ilgili ilk bilgilerde, taksiciyi parada anlaşamadıkları için öldürdüğünü itiraf etti. Daha 15 yaşında olan Ç.E, Afyon'dan gece yarısı İzmir'e gelmiş, taksiye saat 04.00 sıralarında Basmane meydanından binmişti. Ç.E, Bayraklı'da bulunan ağabeyine gitmek istemiş, ancak ağabeyi evde olmadığı için tekrar Basmane'ye dönmüştü. Bu yolculuğun bedeli olarak taksimetrede 30 YTL yazıyordu. Ç.E. 30 YTL yerine taksiciye 17 YTL vermek isteyince ikili arasında tartışma başlamıştı. Kavgaya dönüşen tartışmanın ardından Ç.E, taksiciyi bıçaklayarak öldürmüş ve olay yerinden kaçmıştı. Şimdiye kadar hiçbir suç işlemeyen Ç.E. artık bir katildi. Çocuk Şube Müdürlüğü'ne teslim edilen zanlı Ç.E. çıkarıldığı Çocuk Mahkemesi tarafından tutuklanarak Bergama Cezaevi'ne gönderildi. ıÜü
Organize çalışmayla zanlıyı yakaladık

Katil zanlısı Ç.E'yi yakalayan Huzur Timleri Müdürü Yener Örgütol, yakalanış öyküsünü şöyle anlatıyor: "İkiçeşmelik'te öldürülen taksici M.G'nin haberi bize geldiğinde, Çankaya Bölgesi'nde görev yapan Huzur Timleri'ni İkiçeşmelik tarafına yönlendirdik. İlk başta elimizde hiçbir eşkal yoktu. Sadece şüpheli kişiler üzerinde uygulama yapmaya başlattık. Ama çevredeki işyerlerinin güvenlik kameralarını inceleyen Cinayet Büro Amirliği ekipleri, olay yerinden hızla koşan katil zanlısının üzerinde çizgili bir kazak olduğunu belirledi. Güvenlik kamerasında elde ettiğimiz bütün fotoğrafları bütün ekiplere dağıttık. Olay yerinin yakınında manav kılığındaki Huzur Timi ekibimiz katil zanlısını üzerindeki çizgili kazaktan tanıyarak yakaladı" dedi.
Gerekirse yanımızda silah da taşıyacağız

İzmir Büyükşehir Belediyesi Mezarlıklar Müdürlüğü'nden meslektaşlarının omzunda çıkarılan M.D'nin tabutu, sloganlar eşliğinde cenaze aracına taşındı. Tabutun cenaze aracına konulmasının ardından şoförler taksileriyle konvoy oluşturdu. Antenlerine siyah kurdele takıp, camlarına M.D'nin fotoğraflarını asan yaklaşık 150-160 taksici, Tepecik, Yeşildere, İkiçeşmelik ve Çankaya'da dolaştıktan sonra cenaze namasının kılınacağı Basmane Çorakkapı Camii'ne geldi.

Kabinli araç isteği

Cami girişinde slogan atan taksi şoförleri, can güvenliklerinin sağlanmadığını, herhangi bir sosyal güvencelerinin bulunmadığını, yanlarında taşıdıkları sopa ve bıçakların emniyet tarafından toplandığını ileri sürdü. Taksi sahiplerinin kabinli araçlar almasını ve sigortalarını yapmasını isteyen şoförler, kalıcı önlem alınana kadar gerekirse tabanca taşıyacaklarını söyledi.
Bir kereliğine vergi muhafiyeti

M.D'nin öldürülmesinin ardından bir basın toplantısı düzenleyen İzmir Şoförler ve Otomobilciler Odası Başkanı Celil Anık, taksici cinayetleriyle ilgili önlem alınması için yıllardır çaba gösterdiklerini belirtti. Anık, "Gasp ve hırsızlık suçlarına karşı, taksi şoförlerinin can güvenliğinin sağlanması için, taksiciler kurşun geçirmez camı olan taksilerle hizmet vermek istiyor. Kurşun geçirmez camın ancak hafif ticari araçlara takılabilmesi nedeniyle tüm taksi şoförlerinin araçlarını yenilemesi gerekiyor. Değeri 35-40 bin YTL dolayında olan bu araçların yanı sıra, kurşun geçirmez cam taktırmak için de belli bir miktar para gerekiyor. Taksiciler bu durumdan dolayı bir kereliğine mahsus vergi muafiyeti istiyor. Türkiye'de yaklaşık 109 bin taksici esnafı bakanlığın bu konuda vereceği kararı bekliyor" dedi.
Eşimin öldüğüne inanamıyorum

30 YTL için Ç.E, tarafından öldürülen taksici M.D'nin eşi F.D, İkiçeşmelik semtinde yalnız yaşadığı evinde hayatta tutunmaya çalışıyor. F.D, eşi ile bir aile yakının kendilerini tanıştırması sonucu küçük bir törenle evlenmiş. Eşinin öldüğüne bir türlü inanamadığını belirten talihsiz kadın, "Kocam, gündüzleri kitap satıyordu. Geceleri de taksi şoförlüğü yapıyordu. Kimseyle kavgası olmazdı. Onu 30 YTL için öldürdüler. Bir oğlum ve kızım var. Onlar evli olduğu için yalnız yaşıyorum. Eşimin yokluğunu kabullenemiyorum" dedi.
23 yılda 33 kurban

İbrahim Yahşi (6 Temmuz 1984), Yılmaz Nekiz (11 Temmuz 1985), Yaşar Çokakar (23 Mart 1985), Murat Tuğcu (5 Ocak 1985), Selahattin Öndem (1985), Turgay Solancak (18 Aralık 1986), Sadık Kaya (6 Ekim 1987), Muharrem Özgüler (23 Aralık 1987), Mustafa Boyacıoğulları (13 Kasım 1988), Erhan Ayaz (3 Şubat 1990), Hasan Çetinkaya (10 Temmuz 1990), Erdoğan Öksüz (9 Kasım 1990), Ahmet Tutsak (22 Ocak 1991), Halil Karakış (8 Şubat), Gürcan Maraz (4 Temmuz 1991), Basri Candan (18 Mayıs 1991), Sedat Akyiğit (15 Ağustos 1991), Yusuf Şumar (27 Nisan 1992), Mehmet Çalı (27 Aralık 1994), Mestan Yörük (15 Eylül 1994), Kamil Uyanık (24 Ağustos 1995), Vedat Selçuk (5 Mart 1996), Remzi Taslak (9 Mart 1996), Ali Demiral (2001), Hakan Erim (Mart 2001), Mustafa Kançeşme (27 Haziran 2002), Gürkan Demir (Ağustos 2002), Erdem Işık (29 Haziran 2002), Himmet Marangoz (2 Şubat 2003), Hasan Fırlatan (2 Şubat 2003), Mesut Şurgun (15 Nisan 2004), Mustafa Aksoy (8 Mart 2006), Mustafa Girgin (18 Nisan 2007).
15.11.2007
  
0 Yorum - Yorum Yaz


HER KATİL İZ BIRAKIR
Gökmen Küçüktaşdemir - Neşet Dişkaya


Polis, cinayeti bıçaktaki et parçalarından çözdü

 

Lise öğrencisi Duygu Filizöz, yaz tatilinde yardım ettiği babasının mobilya mağazasından çıkarken delik deşik edilmişti...

 

Biran önce yardım istemeliydi. Bağırmak için bile gücü yoktu. Küçük bedenini zor taşıyor, kendini çok halsiz hissediyordu. Yerden güçlükle doğruldu. Soluk alıp verişi hızlanmıştı. Nabız basıncı düşüyor, gözlerinin kararmasıyla dengesini giderek yitiriyordu. Son bir gayretle mağazanın kapısından dışarı, caddeye çıkmalıydı. Çok kan kaybediyordu. Mobilya mağazasının her yeri kan içindeydi. Etraftaki eşyalardan güç alıp kendini dışarı attığında başta oradan geçmekte olan Çiğli Belediyesi zabıta ekipleri ile esnaf, yardıma koştu. Şaşkın bakışlar içinde gözleri kararıp kaldırıma yığılan kanlar içindeki genç kız, zabıta ekiplerinin aracıyla hemen özel bir tıp merkezine götürüldü. Merkeze ulaştıklarında artık her şey için çok geçti.

Telefon kayıtları
Duygu Filizöz, 6 yerinden bıçaklanarak öldüğünde sadece 15 yaşındaydı. Çiğli Naime Tömek Ticaret Meslek Lisesi 2. sınıfta okuyan başarılı bir öğrenciydi. Boş zamanlarında, Anadolu Caddesi'nde bir mobilya mağazasının sahibi olan babasına yardım ediyordu. Birkaç ufak ayrıntının dışında polisin, Duygu hakkında bildikleri bunlarla sınırlıydı. Polis, cinayetle ilgili bilgi toplamaya başladı. Acaba Duygu, cinayet saatinden önce işyeri ve cep telefonlarıyla kimlerle görüşmüştü? Olayla ilgi ifadelerine başvurulacak bir görgü tanığı var mıydı? Çevredeki işyerlerinin güvenlik kameralarına takılan görüntülerden bir delil elde edilebilir miydi? Cevabı bulunması ge
 reken daha birçok soru vardı. Bu arada işyerinden herhangi bir ürün ya da para alınmamıştı. Kimlik Tespit ve Olay Yeri İnceleme Şube Müdürlüğü ekiplerinin mekanda yaptığı parmak izi çalışmasından da bir sonuç elde edilemedi. Her ihtimali değerlendirmeye alan polis, Duygu'nun babası Hüseyin Fİlizöz'ün ticari ilişkilerini de incelemeye başladı. Cinayet, baba Filizöz'le arasında husumet olan kişi ya da kişiler tarafından işlenmiş olabilirdi. Bir başka ihtimal de genç kızın karşılıksız aşk cinayetine kurban gitmiş olabileceğiydi. Duygu'nun arkadaşlarının ifadelerine başvurulurken genç kızın odasında bulunan bilgisayara da el konuldu.
Yaz tatili olduğu için okullar kapalıydı ve artık Duygu bilgisayarıyla daha fazla vakit geçiriyordu. Olayın meydana geldiği gün ise, Duygu sabah erkenden babasıyla birlikte evden çıkıp mobilya mağazasına geldi. Dükkanı beraber açtılar. Babasıyla birlikte mağazada bulunan teşhir amaçlı kullanılan ürünleri dışarıya çıkardılar. Bir süre sonra babası, belediyede işleri olduğunu söyleyerek mağazanın sorumluluğunu kızına bırakarak çıktı. Gitmeden önce de kızına bir sürü tembihte bulundu. Mağazada yalnız kalan Duygu, babası gelene kadar müşterilerle ilgilenecekti.

Bıçak bulundu
Mobilya mağazasında araştırmalarını sürdüren polis, çok önemli bir delile ulaştı. Kanlı bir ekmek bıçağı... Bıçak üzerindeki parmak izleri daha önce emniyetin kayıtlarına geçmiş sabıkalıların parmak izleriyle karşılaştırıldı. Polisin işi hiç kolay değildi. Çünkü parmak izlerinin sahibi kayıtlarda görünmüyordu. Ortada, daha önce hiç suç işlememiş ama artık 6 bıçak darbesiyle genç bir kızın canına kıyarak katil olmuş biri vardı. Kriminal ekip, laboratuvarda suç aleti bıçağı incelemeye aldı. Bıçak üzerinden alınan parçalar mikroskop üzerinde gözlemlendi. Aynı zamanda tahlil edilen parçaların et parçaları olduğu anlaşıldı. Bıçağın bir kasaba veya restoranta ait olma ihtimali yüksekti. Polis de bu delili göze alarak mağazanın etrafındaki kasap ve restorantları araştırmaya başladı. Çalışanlara bıçak ile ilgili sorular soruldu. Polis, cinayet aleti bıçağın sahibini arıyordu. Çok geçmeden sonuca ulaşıldı. Bıçağın mobilya mağazasının 100 metre ilerisindeki Mina Pide ve Kebap Salonu'na ait olduğu saptandı. Mekanın sahipleriyle görüşen polis önemli bilgiler elde etti.

Ateşli tartışma
Olayın meydana geldiği güne geri dönersek Duygu'nun babasının çıktığını gören bir genç mağazaya girdi. Bir süre sonra içerde iki genç arasında ateşli bir tartışma başladı. Genç, Duygu ile tanışalı daha iki hafta olmuştu. Tartışma sırasında kendini kaybeden genç, korkutmak amacıyla yanında götürdüğüm bıçağı Duygu'ya defalarca sapladı. Şimdi polis bu gencin kimliğini bulmaya çalışıyordu. Acaba iki gencin arasındaki tartışmanın nedeni neydi? Bu neden bir insanı katil yapabilir miydi? İfadesi alınan pide ve kebap salonunun yetkilileri, 2 hafta önce o mekanda işe başlayan 18 yaşındaki V.M'nin izinli olduğu için olay günü işe gelmediğini söylemişlerdi. Böylece cinayetten tam 8 saat sonra katil zanlısı olarak V.M. olarak tespit ediliyordu. Sıra V.M'nin yakalanmasına gelmişti. Polis, şüphelinin gidebileceği yerlere baskın düzenledi. Sonunda V.M. Çiğli'de saklandığı evde yakalandı. Gözaltına alınan V.M'nin sağ el parmaklarında bıçak kesikleri olduğunu belirlendi. V.M, Duygu Filizöz'ü bıçaklarken kendini de yaralamıştı. Ayrıca V.M'nin evinde yapılan aramada kanlı elbiseler de bulundu. Cinayet Büro Amirliği'nde sorgusu yapılan V.M'nın suç sabıkası bulunmadığı ve yıllarca Çiğli'de oturduğu belirlendi. Ortaokulu bitirdikten sonra çalışmayan başlayan M.V'nin sürekli restoranlarda garsonluk yaparak geçimini sağladığı belirlendi.

Öldürdüğünü kabul etti
Deliller tamamdı, sıra itirafa gelmişti. V.M., yapılan sorguda 2 hafta önce tanıştığı ve ilgi duyduğu Duygu Filizöz'le mesajlaştıklarını belirtti. V.M, olay günü mobilyacıya giderek Duygu'yla görüşmek istemişti. Duygu'nun bir arkadaşı olduğunu biliyordu ve ondan ayrılmasını istedi. Fakat, Duygu bunu kabul etmeyince tartışmaya başladılar. Kıskançlık krizi geçirdiğini söyleyen V.M, işyerinden korkutmak amacıyla götürdüğü bıçağı Duygu'ya defalarca sapladığını itiraf etti.

Umutsuzluğa kapıldıkları bir anda cinayet çözüldü

Korkunç cinayeti 8 saat içinde çözen Cinayet Büro Amirliği ekiplerinin büyük bir iş başardığını belirten Asayişten Sorumlu Emniyet Müdür Yardımcısı Naci Kuru, cinayeti nasıl aydınlatıklarını şöyle anlattı: "Olay Yeri İnceleme ve Kimlik Tespit Şube Müdürlüğü ekipleri mobilya mağazasında topladıkları parmak izleri bize herhangi bir ışık tutmadı. Elimizdeki suç aleti ekmek bıçağında çıkan parmak izi de herhangi bir sabıkalıya ait değildi. Cinayet tam bir çıkmaza girerken, laboratuvardaki arkadaşlarımızın yaptığı dikkatli çalışma sayesinde bıçak üzerinde et parçaları bulundu. Bu et parçalarında bıçağın çevredeki bir kasap ve restoranta ait olduğun düşündük. Cinayet Büro Amirliği'nde görevli ekiplerimiz, çevredeki restoran ve kasapları vakit geçirmeden dolaşmaya başladı. Yapılan çalışmalar sonucu bıçağın olayın meydana geldiği mobilya mağazasının 100 metre yakınında bir pide salonuna ait olduğun belirlendi. Pide salonda çalışan garson V.M'nin işe gelmediğini sapladık. V.M'yi bulunması için hemen bütün ekipleri harekete geçirdik. Sonunda V.M'yi sakladığı evde yakaldık. Ayrıca V.M.'nine de kanlı elbiseleri de bulduk. Bir anda umutsuzluğa kapıldığımız bir anda cinayeti çözdük" dedi.

Kızıma bunu yapan canidir
Kızının ölümü ile şoka giren baba Hüseyin Filizöz, "Bu nasıl bir canilik, küçücük yavrumu delik deşik etmiş. O caninin en ağır ceza çaptırılmısın istiyorum" dedi. Baba Filizöz, konuşmasını şöyle sürdürdü: "Kızım o gün bana yardım etmek için gelmişti. Onu mağazadan bırakıp belediye gittim. Orada bir takım işlerim vardı. Acı haberi belediyede duydum. Kızımın öldüğüne bir türlü inanamıyorum." Anne Meryem Filizöz ise, "O, benim tek kızımdı. Onunsuz bir hayata alışmak zor. Acımız büyük. Bunu yapan en ağır cezaya çarptırılmalı" diye konuştu. 

16.11.2007.

 

0 Yorum - Yorum Yaz


HER KATİL İZ BIRAKIR
Gökmen Küçüktaşdemir - Neşet Dişkaya

Zanlı kuzen, kapıdaki kan sayesinde bulundu
İki kızı, gözünü kırpmadan delik deşik eden 14 yaşındaki E.A, iftira atıkları için cinayetleri işlediğini söyledi
 Meraklı, telaşlı ve hızlı adımlarla apartmanın 4. katında bulunan 7 numaralı daireye çıktılar. Kapı, zorlanmasına rağmen açılmayınca bir çilingir çağrıldı. Alınlarındaki teri silerken 5 dakikadır bekledikleri kapıdan içeriye yeni giriyorlardı. Koyu kırmızı renkteki sıvı, halının düğümlerinden döşemelerin arasına kadar heryere işlemiş, etraftaki pek çok eşyanın üstünü kaplamıştı. Yerde, vücudu adeta delik deşik edilmiş bir genç kızın cansız bedeni yatıyordu.
Çekmeceler yerlere boşaltılmış, evin eşyaları etrafa saçılmış, vazolar ve resimlikler devrilmişti. Az sonra içeride, ellerinde eldivenlerle bir sürü adam dolaşmaya başladı. Yüzlerindeki donuk ifadelerle evin içinde bir şeyler arıyormuş gibi gözüküyorlardı. Bir katliamın delillerini ortaya çıkarmak istercesine içeri giren gün ışığı ise sanki olay yerine gelen bu insanlara yani kriminal ekip elemanlarına yardımcı oluyordu. Bir ipucu bulabilmek için gerçekleştirilen çalışmalar sırasında, aşağıda bulunan ceset unutulmadı. Onun da etrafı güvenlik çemberine alındı. Hiç bir delile zarar gelmemeliydi.
HER ŞEY GECE OLDU
Vatandaşların, Balçova'da bir apartmanının önünde gördükleri 11 yaşındaki A.K'ye ait cansız bedeni polise haber vermesinin ardından olay ortaya çıkmıştı. Kanlar içindeki dairede bulunan 15 yaşındaki abla Z.K'ye de böyle ulaşılmıştı. İncelemeler sonrasında, gece geç saatlerde yaşananlarla ilgili hiçbir görgü tanığı bulunamadı. Kim böyle bir cinayeti işlemiş olabilirdi?
Daha çok küçüktüler. Önlerinde girecekleri sınavlar, bitirecekleri okullar, tadacakları aşklar, yaşanacak bir dolu an vardı... Kimbilir hangi insanları örnek alacak, hangi insanlara örnek olacaklardı... Mesela, A.K'nin öğretmeni, onun çok başarılı bir öğrenci olduğunu söylüyordu. Kim bu kadar korumasız ve taze bedenleri sonsuz bir uçuruma sürükleyebilirdi?
Taksi şoförü olan babaları B.K. de bu vahşetin nedenini anlamakta güçlük çekiyordu. Polis, olayın gerçekleştiği sırada evde olmayan baba B.K, ağabey M.K. ile abla S.K, ifadeleri alınmak üzere Asayiş Şube Müdürlüğü'ne götürüldü.
FAİL TANIDIK MI?
 
Kapının dışarıdan kilitlenmiş olması ve evde ayakkabı izi bulunmaması nedeniyle failin tanıdık olma ihtimali yüksekti. Bu nedenle kızların diğer akrabalarının da ifadeleri alındı. Asayiş Şube Müdürlüğü Cinayet Büro Amirliği'nde hareketli saatler yaşanmaya başlanmıştı. Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın, gece kurmaylar ile birlikte Fuar Asayiş Ekipler Amirliği'nde otururken, tüyler ürperten cinayeti ile ilgili bilgileri Emniyet Müdür Yardımcı Naci Kuru'dan telefon ile alıyordu. Çalışmalarını evden toplanan kan örneklerini inceleyerek sürdüren ekipler, dairenin dış kapısında bulunan kanın iki kardeşe de ait olmadığını tespit etti. Laboratuvardan gelen bu sonuca göre katil zanlısı ile ilgili ilk ipucu elde edilmiş oldu. Bu arada yaşanan vahşetin boyutu da giderek artıyordu. Saldırganın, A.K'yi 28, ablası Z.K'yi de 146 kez bıçakladığı ortaya çıktı. Bu nasıl bir öfkeydi? Bir insan, bir başka insana karşı bu kadar kin besler mi? Hem de öldürülen bu insanlar çocuk yaştaysa... Bu cinayet insanın nasıl bir vahşiye dönüşebildiğinin, içinde bastırdığı katilin dışarı nasıl çıktığının bir örneği gibiydi...
HIRSIZLIK SÜSÜ
Olay gecesi taksici olan baba B.K. işte, tekstil işi ile uğraşan ağabey M.K'nin arkadaşlarının yanında ve abla S.K. ise arkadaş ziyaretine gitmişti. İki kardeş evde yanlızdı. Eve girine kişi ya da kişiler Z.K'yi salonda, kız kardeşini ise balkonda öldürüldükten sonra aşağıya attılar. Katil zanlısı kardeşleri öldürürken kendini de yaralamış, kaçarken de kanı dairenin kapısına bulaşmıştı. Her tarafı dağıtılan evden sadece bir adet VCD cihazının alınması, katil zanlısı ve zanlılarının olaya hırsızlık süsü vermek istediğini gösteriyordu. Polis, K. ailesinin akrabaları ile görüşmelerini sürdürürken öldürülen kardeşlerin aynı site içinde oturan kuzeni E.A'nın sağ elinin yaralı olduğunu fark etti. Gözaltına alınan E.A. yapılan sorgusunun ardından tüyler ürpeten cinayeti kendisinin işlediğini açıkladı. Bu arada E.A'nın evinde yapılan aramada da kanlı elbiselerle, suç aleti bıçak ele geçirildi.
150 YTL yüzünden canlarına kıymış
 
İzmir Emniyet Müdürlüğü Çocuk Şube Müdürlüğü'ne götürülen E.A, verdiği ifadesinde vahşi cinayeti anlattı. E.A, "K. ailesinin evinden 150 YTL para çalınmıştı. Onlar beni suçluyordu. Ben de onlarla konuşmak için evlerine gittim. Ama B.K. evde yoktu. Para yüzünden Z.K. ile tartışmaya başladık. Parayı almadığımı belirtmeme rağmen Z.K. bıçak ile üzerime yürüdü. Elinden bıçağı aldığım, Z.K'yi defalarca bıçakladım. Balkonda oyun oynayan ve olayı gören A.K'yi de bıçakladım. Bu sırada dengesini kaybeden A, balkondan düştü" dedi. Sorgusunun ardından adliyeye sevk edilen E.A, nöbetçi mahkeme tarafından tutuklanarak cezaevine gönderildi.
Babaları şok geçirdi
İki kızı öldürülen B.K, olay sonrası saatlerce girdiği şoktan çıkamadı. Eşininden ayrıldıktan 3'ü kız 4 çoçuğu ile birlikte yaşamaya başlayan Baba K, yaptığı açıklamada, "Baldızımın oğlu E.A, evime sürekli girip çıkıyordu. Babası İstanbul'da olduğu için ona ve annesine ben sahip çıktım. Paralarını ben verdim. Evimi, soframı açtım. Tüm ihtiyaçlarını ben karşıladım. Ama şimdi gözüme görünmesinler" dedi.
Balçova'da, kuzenleri A.K. ve Z.K'yi bıçaklayarak öldürdüğü iddiasıyla tutuklanan 14 yaşındaki E.A'nın annesi V.A. ise olaydan hemen sonra gazetecilere yaptığı açıklamada, "Onlar kardeş gibiydi. Oğlumuz bu caniliği yapamaz" dedi. Anne, birilerinin olayı kapatmak için bu suçu çocuklarına yüklediğini iddia etti. Katledilen kardeşlerin ağabeyi M.K, E.A'yı suçlayarak "Sürekli şiddet içeren filmler izliyordu" dedi.
Tecavüze karıştı
Yaşanan olaylardan sonra E.A. İzmir'in Bergama ilçesinde bulunan M Tipi Çocuk Kapalı Cezaevi'ne gönderildi. Burada bir süre sonra cezaevi, 5 tutuklu gencin, boğazına jilet dayayarak bir tutuklu çocuğa 3 gün boyunca tecavüz ettiği iddiasıyla karıştı. Hırsızlıktan tutuklu 15 yaşındaki M.G'ye tecavüz ettikleri iddia edilen ve aralarında kuzenlerini bıçaklayarak öldürmekten tutuklu E.A'nın da yer aldığı, cinayet, gasp ve hırsızlık suçlarından tutuklu 5 genç hakkında, "çocuğun cinsel istismarı" suçundan 21'er yıl hapis cezası istemiyle dava açıldı. Yapılan sorgulamada E.A. suçlamaları kabul etti. Beş sanık sevk edildikleri Bergama Adliyesi'nde, nöbetçi sulh ceza mahkemesi tarafından bu suçtan da tutuklandı.
17.11.2008 
 

0 Yorum - Yorum Yaz



0 Yorum - Yorum Yaz



0 Yorum - Yorum Yaz



0 Yorum - Yorum Yaz



0 Yorum - Yorum Yaz



0 Yorum - Yorum Yaz
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar5.60955.6320
Euro6.42716.4528
Ne güzeldir,sessizlikte birlikte olmak
Daha da güzeldir, gülmek birlikte
Cennetin ipekten şalı altında
Yosunlara ve kayın ağaçlarına yaslanarak,
Kahkahamız kadar yüksek sesli olduğunu dosluğumuzun
Gösteriyor dişlerimizin beyazlığı.
F. Nietzche