• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/ktdgokmen
Site Menüsü
Site Haritası

90'a vurmak

 

 


Gökmen Küçüktaşdemir - 23.02.2015

 

90'a vurmak
 
 
Yataktan kalkarken zorlandı. Bütün vücudu ağrıyordu. Kollarındaki çürüklere ilişti gözü, içi acıdı. Bir kabusta olduğunu düşünerek gözlerini sıkıca yumdu. Daha sıkı... Daha sıkı... Uyanmak, güne güzel başlamak istiyordu. Gözlerini açtığında değişen bir şey yoktu. Odasının kapısını aralayıp küçük ve sessiz adımlar atmaya çalışarak tuvalet gitti. Görünürde kimse yoktu. Anlaşılan ev ahalisi daha uyanmamıştı. Yüzünü yıkadıktan sonra aynaya baktı. Gözleri ağlamaktan şişmişti. Babasından yediği tokat yüzünden patlayan dudağının kenarında ufak bir yara vardı. Hazırlanıp okula gitmeliydi.

Kalktığını gören annesi, kızı için kahvaltı hazırladı. Füsun hazırlanıp masaya geldiğinde annesi çaylarını koyuyordu, bir yandan da söyleniyordu...
- Babanı kızdırıyorsun. Sonra hepimiz üzülüyoruz. Neden hiç laf dinlemiyorsun.
Sözcükler ve babasının kendisine vurduğu anlar Füsun'un zihninde dönüp duruyordu. Karnı doymadan kalktı sofradan. Evde daha fazla durmak istemiyordu.
Annesinin tembihleri, duaları arasında çantasını alıp çıktı evden. Kendini sokağa attığında, daha rahatlamış hissetti. Okulu çok uzakta değildi. Yürüyerek 10 dakikada vardı. Sınıftaki yerine oturdu. Pencereden dışarı bakarak, "İşte, sıkıcı bir gün daha başlıyor" dedi.
Lise 2 öğrencisiydi Füsun. 2 yıl önce ailesiyle Kahramanmaraş'tan gelip İzmir Yeşilova'ya yerleşmişti. Yaşadıkları bölgede onlar gibi doğudan gelen onlarca aile vardı. İzmir'e adapte olmaya çalışıyorlardı. Babası bir akrabası sayesinde belediyede iş bulmuş, tüm aileyi yanında İzmir'e sürüklemişti. Tufan Bey için Kahramanmaraş'ta TIR şoförü olarak çalışmak artık çok yorucu ve tehlikeli olmaya başlamıştı. Babasının Orta Doğu ülkelerine her gidişinde, bir daha dönmeyecekmiş gibi onlarla vedalaşması, kendisini çok üzüyordu.

Zilin çalmasıyla kendine geldi Füsun. Öğretmenini dinlemeyi bir süre önce bırakmış, okulun bahçesinde top oynayan çocuklara takılmıştı gözleri. Kendine gelince, çantasını toplayıp çıktı sınıftan.

Arkadaşlarıyla okulun bahçesinde konuşurken, futbol oynayan çocukların topu yuvarlanarak ayaklarının önüne  geldi. O an yine babasının elindeki sopayla kendisine vuruşu geldi gözlerinin önüne. Bir yandan Füsun'a vuruyor, bir yandan da, "Bir daha erkeklerle top oynarsan kırarım bacaklarını. Sen kız çocuğusun, ne işin var topla. Futbolcu mu olacaksın?" diyordu.
Oysa Füsun futbol oynamayı seviyordu. Koşmayı, topa vurmayı, sayı üretmeyi, yenmek için mücadele etmeyi, her seferinde kendi geliştirmek için çaba sarf etmeyi ve arkadaşlarıyla zaman geçirmeyi de... Hem çevresindeki kızlar top oynamıyordu ki. O da mecburen erkeklerle oynuyordu. Futbol da bir spordu ve güçlü olmak, topa hakim olabilmek, iyi koşabilmenin yanın da biraz da yetenekli olmak gerekiyordu. Erkek arkadaşları severdi Füsun'u. Onu da aralarına alırlardı top oynarken. Bazen dalga geçseler ve ona, "erkek gibi" sıfatını yakıştırsalar da o gücenmezdi. Ama o da yapılan tüm dil dökmelere rağmen maçlarda kaleye geçmezdi. O karşı kaleye yakın oynardı hep. Gol atmaktı tek amacı. Yaşı büyüdükçe mahallede top oynadığında izleyenleri şaşırtabiliyor, düzgün vuruşlarıyla takımını sırtlayabiliyordu.   

Bir hafta sonra okulun futbol takımının seçmeleri vardı. Ve aklı oradaydı. Liseyi bitirmek ve üniversite sınavlarına hazırlanmak için önünde 2 yıl vardı ama o derslerden çok futbolla ilgileniyordu. Kötü olan okulun bir kız takımı yoktu. Olsa kesin seçmelere girerdi. Buna rağmen izleyici olarak da olsa orda olmak seçmeleri görmek istiyordu.

Hemen önündeki topa vururken seçmelerin ne zaman olduğunu sordu çocuklara. Yarın cevabını alınca da şaşırdı ve heyecanlandı.  Sanki seçmelere kendisi girecekti...

Kafasında yarınki futbol takımı seçmeleri, kız arkadaşlarıyla okulun kapısından çıkarken Buse ile şakalaşan Ceyda koluna çarptı. Füsun'un elindeki kitaplar yere düştü. O sırada kapıdan girmekten olan Murat da, Buse gibi yerde dağılan kitapları ve notları topladı ve Füsun'a verdi. Tanışmıyorlardı Füsun'la. Gülümseyerek, yardımı için teşekkür etti kendisine ve arkadaşları ile yürümeye devam etti. Füsun giderken Murat arkasından baktı bir süre. Murat okula girerken de Füsun arkasına baktı ama göz göze gelemediler.
Akşam televizyonda Beşiktaş - Galatasaray maçı vardı. Bir Beşiktaşlı olan ve İzmir'in takımlarından Göztepe'yi de tutan Füsun da çoktan siyah-beyaz formasıyla koltukta yerini almıştı. Maç öncesi yorumları izlerken babası geldi. Belli ki ona olan kızgınlığı geçmemişti. Kızıyla konuşmadı ve tüm yalvarmalarına rağmen Füsun'un televizyonda maç seyretmesine izin vermedi, onu odasına gönderdi. Yüzü düşmüştü iyice Füsun'un. Odasının kapısını kapatıp kendisini yatağına attı. Odasının duvarlarında Beşiktaş ve Göztepe bayrakları, atkıları ve oyuncularından bir kaç tanesinin posteri vardı.  

Kitap okumak dışında en çok zevk aldığı şeylerden biriydi futbol. Babası ne zaman maç izlese onunla birlikte izlerlerdi. Ama ablası Fatma onun gibi değildi. O futbolu hiç sevmezdi. Evdeyken sürekli mutfakta annesinin yanındaydı ya da televizyon başındaydı. Onun dışında da tüm gün işte. Daha küçükken, birlikte daha çok zaman geçiriyorlardı. Liseden sonra okumayı bırakan ve çalışmaya başlayan Fatma, 6 ay sonra da evlenip tamamen evden ayrılacaktı. O zaman daha az görüşeceklerdi.

Yatağına uzanıp kitap okumaya başladı. Kitabın bir yerinde kahramanlardan biri, "İstediğim hayatı yaşamayacaksam bu dünyaya gelmemin nedeni ne?" diye soruyordu ve "Vazgeçmeyeceğim benim olana giden yoldan. Dönmeyeceğim verdiğim kararlardan ve mutluluk kaynağımdan" diyordu.
O sırada "Gooollllllll" diye bir ses geldi dışarıdan. Hemen perdeyi aralayıp penceren dışarı baktı. Karşı apartmanın salonunda büyük ekran bir televizyon vardı ve evdeki herkes maçı izliyordu. Ama golü kim atmıştı acaba. Not defterlerinden birini kıvırıp dürbün gibi yaptı ve perdenin arasından karşı evdeki televizyona bakmaya başladı. Sevinen oyuncuların üzerindeki formadan golü Beşiktaş'ın attığını öğrenince çok sevindi. O sırada babası girdi içeri.
- Napıyorsun sen bakayım?
- Hiç bir şey...
- Güzel... Hadi iyisin sizinkiler gol attı.
- Harika.
- Bir daha erkeklerle top oynamayacağına söz verirsen maçın ikinci yarısını izlemene izin veririm.
- Vermem.
- O zaman maçı unut. Ve bundan sonraki tüm maçları. Ayrıca okuldan doğru eve. Dışarıda zaman geçirmek yok. Yoksa yine dayağı yersin.
Kapıyı kapatıp çıktı babası. Yenide yatağına bıraktı kendini ve yarınki seçmelerle ilgili hayaller kurmaya başladı.

Seçmeler öğleden sonraydı. Babasına aldırmadan dersler bittikten sonra seçmeler için okulda kaldı. Takıma girmek isteyen tüm öğrenciler sıraya girmişti. Füsun ve arkadaşları da bir bankın üzerinde okulun sahasındaki seçmeleri izliyorlardı. Hiç kız yoktu içlerinde... Murat da takıma girmek isteyenlerin içindeydi. Beden eğitimi öğretmeni Ahmet Hoca, çocuklara neler yapacaklarını söylüyor ve elindeki kağıda notlar alıyordu. İlk aşama dayanıklılıktı. Sahanın çevresinde belli bir sürede 100 turu tamamlayan ilk 25 kişi takıma girmek için ön elemeyi geçmiş olacaktı. Ama verilen sürede 95 kişiden sadece 13'ü turu tamamladı. İçlerinde Murat'ta vardı. Kızlar yorgunluktan bitkin düşen çocuklara gülüyor ve dalga geçiyorlardı. Bunun üzerine Ahmet Hoca kızlara dönüp, "Ne gülüyorsunuz? Sanki siz koşabileceksiniz?" dedi. Bunun üzerine Füsun zorlanarak çıkardığı sesiyle, "Ben koşabilirim" diye bildi.
- Hadi o zaman görelim.
- Tamam Hocam ben hazırım.

Füsun erkek öğrencilerin ve kız arkadaşlarının şaşkın bakışları arasında sahanın etrafında koşmaya başladı. Öyle hızlı koşuyordu ki erkek öğrencilerin içinde en hızlı koşandan daha hızlı koşarak iyi bir zamanlama yaptı.     

Ahmet Hoca şaşırmıştı. Teşekkür etti. Ve erkek öğrencilere dönüp, "Arkadaşınızı örnek alın" dedi. Daha sonra şut çekme, orta yapma ve çalım atma gibi bölümlerde yarıştı öğrenciler. Attıkları şutların hiç biri kaleyi tutmayınca Ahmet Hoca kızdı ve "Eminim Füsun sizden topa daha iyi vuruyordur" dedi. Öğrencilerden bir kaçı gülünce, Ahmet Hoca Füsun'u çağırdı. Füsun koşarak sahaya girdi. Yüzü gülüyordu.
- Göster bakalım kendini.
Kalede Murat vardı. Füsun topu alıp belirlenen noktaya koydu. Ve kaleciye baktı. Birbirlerini süzdüler önce ve bir dakika hiç ayırmadılar gözlerini gözlerinden. Sonra Füsun gerilip topa vurdu. Murat, topla aynı köşeye uzansa da ağlarla buluşmasına engel olmadı. Ahmet Hoca başta olmak üzere herkes şaşırdı. Top, 90 tabir edilen yere gitmişti. Kaleci topa müdahale dahi edememişti.

Ahmet Hoca, Füsun'u tebrik edip seçmelerden sonra konuşalım seninle dediğinde çok heyecanlanmıştı. Arkadaşları da tebrik ettiler Füsun'u. Bir kenarda sabırsızlıkla takımın belirlenmesi bekledi. 1 saat sonra takım belli olduğunda Ahmet Hoca, Füsun'u yanına çağırdı.

- Nerde öğrendin top oynamayı?
- Mahallede arkadaşlarla oynarız ara sıra.
- Biliyorsun okulumuzun bir kız takımı yok. 
- Biliyorum.
- O yüzden seni takıma alamam. Ama aklıma başka bir şey geliyor. Hatta bu söyleyeceğim daha iyi olacaktır senin için. Eğer tabi istersen...
- Nedir o Hocam?
- İzmir Konak Belediyesi Bayan Futbol Takımı'nın antrenörünü tanıyorum onunla tanıştırayım seni olur mu?
- Çok isterim ama babam futbol oynamama karşı.
- Merak etme. Ben konuşurum kendisiyle. Yarın söyle gelsin okula.
- Tamam.

Füsun heyecandan kalbi son hızla atıyordu. Eve nerdeyse koşarak gitti ve babasının işten dönmesini bekledi. O akşam babası çok geç geldi. Füsun da uyuyakaldı. Heyecanı ve merakı bir sonraki güne sarkmıştı. Ertesi gün babasını yine kapıda bekledi. Bir sonraki gün ve bir sonraki gün de... İş çıkışı arkadaşlarına takılıyordu babası.
Hafta sonu gelmişti. Ama usanmamıştı beklemekten. Her pazar birlikte kahvaltı ederlerdi. Bu kez kahvaltıdan sonra şansını denedi ve anlattı babasına. Fakat hocasının onu neden çağırdığını söylemedi.
Pazartesi olmuş, babası işten izin alıp okula gitmişti. Okuldan kızgın bir şekilde döndü.
- Ben sana futbol oynamayacaksın demiyor muyum? Bi de hocalarınla mı uğraşacağım? Futbolu unut... Sen bir kız çocuğusun. Futbol erkek işi.
Füsun hiç bir şey söylemeden odasına gitti. Canı sıkılmıştı. Ertesi gün okul çıkışı önce Kemeraltı'na daha sonra da Asansör'e gitti arkadaşlarıyla. İzmir'i izledi yukardan. Ara sokaklardan Hatay'a çıkarken daracık yerlerde top oynayan çocukları gördü. Bu kent Metin Oktay gibi çok ünlü bir golcü yetiştirmişti. Neden kadınların en iyi golcüsü de kendisi olmayaydı? O futbol oynamaktan vazgeçmeme kararı aldı. Gizli gizli gidecekti antrenmanlara. Ertesi gün hocasıyla konuştu ve belediyenin antrenörünün yanına gittiler okul çıkışı. Yakup Hoca, Füsun'u hemen antrenmana aldı ve sonrasında yapılan çift kale maça dahil etti.

Fiziği çok düzgün ve sahada çok başarılıydı Füsun. Çok daha iyi olacağının sinyallerini de veriyordu. Yakup Hoca, Füsun için özel bir antrenman programı hazırladı. Bir süre çalışmasına bakmak ve kat ettiği yolu görmek istiyordu. Bir önceki yıl Konak Belediyesi Bayan Futbol takımı birinci ligde şampiyon olmuştu. Takım yönetimi ikinci yıl Avrupa'da da başarılı olmak istiyordu ve bu yüzden takviye oyunculara ihtiyaçları vardı. Füsun onlardan biri olabilirdi. Hatta belki en iyisi. Uzun boyuna rağmen kıvrak ayaklara sahipti. Çok iyi pas yapıyor, çok iyi şut atıyor ve fırsatçılığı ile göz dolduruyordu. Çok daha iyi olmak için de babasından gizli gizli çalışmaya başladı. Aklı hep futboldaydı.

Ama bir gün antrenmanlardan biri sarktı ve eve geç kaldı. Babasından sonra eve girmemesi gerekiyordu. Babasını sokağın başındayken gördü. Evlerine 15 metre uzaklıktaki marketin önünde bir arkadaşını görünce durdu babası. Oradan geçen ve Füsun'u telaşlı gören Murat, merak edip yanına geldi. Ne olduğunu sordu. Füsun durumu anlatınca, Murat gidip Tufan Bey'i oyalayarak onun eve girmesini sağlayacağını söyledi. Füsun'un gözleri parlamıştı. Planı hemen uyguladılar. Füsun son anda kurtulmuştu yakalanmaktan.

Böylece hiçbir antrenman kaçırmadı. Murat da artık onunla gidiyordu. O sahadayken Füsun'u izliyor eve geç kalmaması içinde babasının arabasını kullanıyordu. Okuldaki hocalarından bazıları da ona derslerinde ve futbola daha fazla zaman ayırması için yardımcı oldu. Yakup Hoca, 3 ay sonra maçlara çıkmak için artık hazır olduğunu söylediğinde Füsun sevinçten uçacakmış gibi hissetti.    
O hafta Eskişehirspor'la kendi sahalarında maçları vardı. Takımın en küçüğüydü. Soyunma odasından çıkmadan önce son bir kez aynaya baktı ve gülümsedi. Sahaya en son o çıkmıştı. Çıkmadan önce de kendince dua etti. O gün sahada çok çalıştı ve 1 de gol attı. O golle takımı 3 puan aldı. Yeni şampiyonluk için çok önemli bir yol kat etmişlerdi. Çok mutluydu. Ama haftaya Bursa'ya deplasmana gitmeleri gerekiyordu. Şimdi sıra Yakup Hoca'daydı. Füsun'un babasıyla konuşmalıydı.
Babasının iyi bir ruh halinde olması için o hafta boyunca Füsun elinden gelen her şeyi yaptı. Bu arada antrenmanlara başladığından beri okuldaki dersleri de çok iyileşmişti. Her şeyin güzel başladığı o akşam babası evlerine gelen Yakup Hoca'yı kovmasaydı, her şey çok daha iyi olabilirdi. Ama babası Füsun'un hayalleri bir kez daha yıktı.   
O günden sonra Füsun önce okulu sonra da yemek yemeyi bıraktı. Güzeller güzeli kız hiç odasından çıkmıyordu. Takımı ise Avrupa kupasındaki ilk iki maçını kazanmıştı. Ama sonraki turdaki rakipleri çok güçlüydü. Her akşam ya okuldan bir hocası ya da Yakup Hoca, Füsun'un evine gidiyordu. Babasını kızına izin vermesi için ikna etmeye çalışıyorlardı. Kızının eriyip gittiğini gören Tufan Bey sonunda ikna oldu ve kızının futbol oynamasına izin verdi. Füsun da takımına geri döndü. Yaptığı özel antrenmanlardan ve geçen 2 haftanın ardından artık hazırdı. Murat da bu süre zarfında da hep onun yanındaydı. Antrenmanlardan kalan zamanlarda da birlikte çalışıyorlardı. Füsun'la birlikte takım daha da güç kazandı.   

O yıl Türkiye tarihinde ilk kez UEFA Şampiyonlar Ligi'nde Çeyrek Final'ine kadar çıkmayı başaran tek kadın futbol takımı oldular. Yakup Hoca elendikleri Çeyrek Final maçı sonrasında televizyonlara ve gazeteler verdiği demeçte, "Oyuncularım canla başla mücadele edip buraya kadar geldiler. Hepsine teşekkür ediyorum. Biz imkansızı başarmak için yola çıktık ve bu noktaya kadar geldik. Bizim asıl kaybetmemize neden olan şey insanlarımız kızlarımıza ve kadınlarımıza bakış açısıdır. Onlara güvendiğimiz, inandığımız ve maddi manevi desteklediğimiz zaman, diğer ülkelerin ülkemizi hiç bir alanda geçeceklerini sanmıyorum" dedi.
 


Not:  Bu öykünün yaşanan gerçek olaylardan alınmıştır. Kahramanları hayal ürünüdür.
 

Yorumlar - Yorum Yaz


Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar3.82483.8401
Euro4.50974.5278
Ne güzeldir,sessizlikte birlikte olmak
Daha da güzeldir, gülmek birlikte
Cennetin ipekten şalı altında
Yosunlara ve kayın ağaçlarına yaslanarak,
Kahkahamız kadar yüksek sesli olduğunu dosluğumuzun
Gösteriyor dişlerimizin beyazlığı.
F. Nietzche