• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/ktdgokmen
  • https://api.whatsapp.com/send?phone=05347896126
  • https://twitter.com/Kucuktasdemir
  • https://www.instagram.com/gokmenktd/
  • https://www.youtube.com/channel/UC2oheUfhR7iDi5hqG-_1HfA?view_as=subscriber
Site Menüsü
Linkler
Site Haritası

Modernite Yalanı





Modernite Yalanı: Şehirlerimizi

Ne Zaman Kaybettik?


Depremlerden sonra insan sadece evini değil, yaşadığı kenti de yeniden düşünmeye başlıyor. Apartmanımızın kentsel dönüşüme girmesiyle ben de etrafa daha dikkatli bakar oldum. Ve şu soruya takıldım: Şehirlerimizi ne zaman bu kadar birbirine benzettik?
Bir dönem “modern” olmak, cesur olmak demekti. Şimdi ise modernlik, siyah-beyaz-gri cepheler arasında sıkışmak anlamına geliyor. Renklerimiz kısırlaştırıldı. Balkonlarımız kapatıldı. Saçaklarımız budandı. Sokakla kurduğumuz ilişki kesildi.

Oysa her şehrin bir yüzü vardı. İzmir’in ışığı, İstanbul’un katmanlı silueti, Mardin’in taş dokusu, Trabzon’un yağmura direnen saçakları, Safranbolu’nun cumbaları… Gözlerinizi kapatıp bir duvara dokunsanız, hangi şehirde olduğunuzu anlardınız. Çünkü mimari, coğrafyanın tercümesiydi.
Bu kırılma ne zaman başladı?
Türkiye’de asıl kopuş, 1950’lerden itibaren hızlanan göç dalgasıyla başladı. Kırsaldan kente kontrolsüz göç, barınma krizini doğurdu. 1960’lar ve 70’lerde apartmanlaşma hızlandı. Ancak asıl dönüşüm, 1980 sonrası neoliberal politikalarla birlikte geldi. İnşaat, ekonomik büyümenin lokomotifi haline getirildi. Konut artık bir “yaşam alanı” değil, bir “yatırım aracı” oldu.

2000’li yıllarda ise toplu konut üretimi ve standart projeler yaygınlaştı. Aynı planlar, aynı cepheler, aynı yükseklikler… Erzurum’un -30 derecesi ile Antalya’nın +40 derecesi aynı yönetmelik diliyle çözümlenmeye çalışıldı. Karadeniz’in yağmuruna uygun geniş saçakları olan evler yerine, her iklimde tekrarlanan düz cepheler üretildi. Antalya’da balkonlar “metrekare kaybı” sayıldı. Oysa orada hayat balkonla başlar.

Modern mimarlık elbette köşeli formları, yalın çizgileri savundu. 20. yüzyılın başında ortaya çıkan Bauhaus ve Uluslararası Üslup, süslemenin yerine işlevi koydu. Ancak bu yaklaşımın ruhu zamanla boşaltıldı. İşlevsellik yerini maliyet hesabına bıraktı.
“Less is more” diyen Ludwig Mies van der Rohe, aslında yalınlığın zarafetini savunuyordu; niteliksiz tekrarın değil.

“Bir bina bulunduğu yere ait olmalıdır” diyen Tadao Ando ise mimarlığın toprağın ruhuyla kurduğu ilişkiye dikkat çekiyordu.
Biz ise yalınlığı, kolaycılıkla karıştırdık.
Köşeli, düz ve özensiz yapıların Türkiye’ye hâkim olması; estetik bir tercih olmaktan çok, hız ve maliyet odaklı üretim modelinin sonucudur. Müteahhitlik sistemi içinde proje, çoğu zaman arsanın maksimum imar hakkını kullanma problemine indirgenir. Balkon, saçak, avlu gibi “yaşamsal” unsurlar metrekare kaybı olarak görülür. Sonuç: Cam fanuslara benzeyen, sokakla ilişki kurmayan yapılar.

Oysa mimarlık yalnızca başımızı sokacak bir barınak üretmek değildir. Mimarlık, insanın yeryüzünde var olma biçimini tasarlamaktır.
Depremler bize sadece mühendislik hatalarını değil, kültürel kopuşumuzu da hatırlatıyor. Kopyala-yapıştır projeler şehirleşme değildir. Şehir; iklimin, kültürün, hafızanın ve insan ilişkilerinin toplamıdır.
Belki de yeniden sormamız gereken soru şu:
Modern olmak, gerçekten tekdüze olmak mıdır?
Yoksa modernlik, bulunduğu yere saygı duyan yeni bir dil kurabilmek midir?
Şehirlerimizi geri almak istiyorsak, önce onları yeniden anlamamız gerekiyor.
Her şey bir kenti sevmekle başlar…
 

 

Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar43.723643.8988
Euro51.625651.8324
Ne güzeldir,sessizlikte birlikte olmak
Daha da güzeldir, gülmek birlikte
Cennetin ipekten şalı altında
Yosunlara ve kayın ağaçlarına yaslanarak,
Kahkahamız kadar yüksek sesli olduğunu dosluğumuzun
Gösteriyor dişlerimizin beyazlığı.
F. Nietzche