Bölündükçe çoğalan nefret
Bölündükçe çoğalan nefret

Bölünerek çoğalmak... Kendinden, kendi türüne benzer bir başkasını yaratmak...
Doğada bunun örnekleri var. Bazı yassı solucanlar parçalandıklarında kendilerini yenileyebiliyor. Hidra tomurcuklanarak çoğalıyor. Deniz yıldızlarının bazı türlerinde kopan parçalar yeni bir canlıya dönüşebiliyor. Doğa, kimi canlılara bölünerek çoğalma ya da kendini yeniden kurma becerisi vermiş.
İnsana vermemiş.
Ama insan yine de bölünmeyi seviyor.
Bedeninden değil belki ama düşüncesinden, inancından, kimliğinden, öfkesinden bölünüyor. Kendine benzeyenleri buluyor, onların arasına karışıyor ve sonra kendisine benzemeyenleri karşısına alıyor.
Çünkü insanın zaafları arasında ait olma, bir gruba dahil olma ve kabul görme arzusu var. Bu yüzden bazen bir düşünceden diğerine, bir kimlikten başka bir kimliğe savruluyor. Statüsüyle, inançlarıyla, siyasi bakışıyla, tutkularıyla, zevkleriyle, hobileriyle, taraftarlığıyla, doğduğu yerle, sahip olduklarıyla, hatta burcuyla bile kendisini tanımlıyor. Sonra da kendisine benzeyenlerle bir araya geliyor.
Bir süre sonra mesele yalnızca “Ben kimim?” sorusuna cevap bulmak olmaktan çıkıyor.
“Biz kimiz?” sorusu ortaya çıkıyor.
Ve belki daha tehlikelisi:
“Onlar kim?”
İşte tam burada farklılık, ayrışmaya; ayrışma, ötekileştirmeye; ötekileştirme ise düşmanlığa dönüşebiliyor.
Bunun en tehlikeli örneklerinden biri de mizojini; yani kadın düşmanlığı.
İnternetin sunduğu anonimlik ve sınırsız iletişim alanı, insanın içindeki bu karanlık tarafın da kendisine benzerlerini bulmasını kolaylaştırıyor. Yalnızlık, öfke ve başarısızlık duygusu ortak bir kimliğe dönüşüyor; zamanla kadınları suçlayan, aşağılayan ve hedef gösteren bir dile evrilebiliyor.
Son olarak Netflix dizisi Mezarlıkın 3. sezonunda da bu konu, kadınlara gönderilen bir paket üzerinden işlendi. “İncel” olarak adlandırılan, ilişki veya cinsel partner bulamadığını düşünen ve bu durumu kadınlara yönelik düşmanlıkla ilişkilendiren çevrimiçi topluluklarda kadınlar nesneleştiriliyor, hedef gösteriliyor ve “foid” gibi aşağılayıcı ifadelerle anılıyor.
Mesele yalnızca birkaç kötü sözden ibaret değil. Bu dil zaman zaman taciz, ifşa, tehdit ve psikolojik şiddete dönüşüyor. Daha da tehlikelisi, bu topluluklarda üretilen nefret kendi içinde yeniden dolaşıma sokularak normalleştiriliyor. Kişisel başarısızlıkların, yalnızlığın ya da hayal kırıklıklarının sorumluluğu kadınlara yükleniyor.
Sosyal medya, pek çok düşüncenin yanında maalesef bu tür nefret söylemlerini de besliyor.
Geçenlerde yazarlık dersimde bir öğrencime verdiğim ödevde karşıma böyle bir konu çıktı. Üzerine biraz konuştuk. Öğrencim, sosyal medyada bu bakış açısına sahip insanların kendisine nasıl saldırdığını anlattı ve Mezarlık dizisindeki benzer bir öyküden söz etti. Konuyu biraz araştırınca, meselenin düşündüğümden çok daha büyük olduğunu gördüm.
TUİK verilerine göre Türkiye'de kadınların yüzde 8,3'ü yaşamlarının bir döneminde dijital şiddete maruz kalıyor. Sadece son 12 ay baz alındığında bile kadınların yüzde 3,7'si doğrudan dijital ortamlarda hedef alınmış. Fiziksel veya ekonomik şiddet genellikle eş veya aile üyelerinden gelirken, dijital şiddet ve çevrimiçi tacizde faillerin yüzde 62,3'ünün yabancılardan oluştuğu belirtiliyor. Araştırmalar, fiziksel ve ekonomik şiddetin aksine, dijital şiddet ve ısrarlı takibin eğitim düzeyi yüksek kadınlarda daha sık görülebildiğine de işaret ediyor.
Uluslararası alanda yapılan güncel araştırmalarda da benzer bir tablo var. Amnesty International'ın “Toxic Tech” raporuna göre Z kuşağı sosyal medya kullanıcılarının yüzde 73'ü çevrimiçi ortamda kadın düşmanı içeriklere ve nefret söylemine şahit olmuş. Çevrimiçi tacizle ilgili aynı araştırmada genç kadınların yüzde 53'ünün paylaşımlarına uygunsuz emojiler bırakıldığı, yüzde 44'ünün rızası dışında müstehcen görsellere maruz bırakıldığı, yüzde 32'sinin ise doğrudan nefret söylemine uğradığı belirlenmiş.
Kamuoyuna açık veya görünür mesleklerde; gazetecilik, yazarlık, siyaset ve teknoloji gibi alanlarda çalışan kadınlar da çevrimiçi saldırıların daha görünür hedefleri haline geliyor.
Peki bu durum neden yaygınlaşıyor?
Anonimlik ve cezasızlık, kullanıcıların gerçek kimliklerini gizleyebilmesini ve normal hayatta söyleyemeyecekleri nefret söylemlerini paylaşmalarını kolaylaştırıyor. Algoritmik kutuplaşma ise benzer görüşteki insanların bir araya geldiği yankı odalarını büyütüyor. Böylece aşırı fikirler normalleşiyor, gruplar kendi içinde radikalleşiyor ve nefret, ait olmanın bir parçası haline gelebiliyor.
Oysa kadın ve erkek bir bütünün parçaları.
Sorun kadın ve erkek arasındaki farklılık değil; farklılığı düşmanlığa dönüştürmek.
Bölünerek çoğalmıyoruz aslında.
Nefreti çoğaltıyoruz.
Oysa birlikteyken, yan yana durabildiğimizde daha güçlüyüz.
İnsan, kendisine benzeyeni bulduğunda değil; kendisine benzemeyene rağmen yan yana durabildiğinde büyür.
Yorumlar -
Yorum Yaz