Mitolojiden Gelecek Kurmak

Mitolojiden Gelecek Kurmak
İnsan yaşayarak öğrenir, hisseder, değişir ve hatırlar. Bir film karakteri de gerçek bir insan da kazandığı deneyimlerle hayat yolculuğunu kendisi veya bir başkası için daha iyi bir noktaya taşır. Dördüncü yılını geride bırakan Uluslararası Mitoloji Film Festivali'yle biz de pek çok an biriktirdik. Bunları kimi zaman kendi hikâyelerimize dönüştürdük, kimi zaman da kadim zamanlardan gelenlerle birleştirip müzelerde, antik kentlerde, sinema ve sergi salonlarında paylaştık. Onlara söyleşiler, paneller, konserler ve antik tadım etkinlikleri eşlik etti. Türkiye'nin beş farklı bölgesindeki yedi şehirde, yaklaşık bir ay boyunca duyulara duygularla eşlik ettik.
Gördük ki Türk mitolojisi, Yunan mitolojisine göre çok daha az biliniyor. Türkler kendi tarihlerini, destanlarını ve mitolojik birikimlerini yeterince tanımıyor. Oysa köklü bir sözlü kültür geleneğine sahibiz. Bu geleneğin taşıdığı anlatılar, inançlar, karakterler ve semboller son derece zengin bir kültürel hazine oluşturuyor. Ancak bu hazinenin yeterince derlenemediğini, belgelenemediğini, günümüz insanının erişimine sunulamadığını ve çağdaş kültür üretiminde gerektiği gibi değerlendirilemediğini görüyoruz. Bu alanı yüceltememişiz. Pek çok akademisyenimiz, arkeoloğumuz, tarihçimiz bile bu alana uzak… Kültür merkezlerinde, ören yerlerinde, müzelerde ve belediyelerde bu alanlarda çalışanların mitoloji konusunda daha fazla bilgi ve donanıma sahip olması, kültürel mirasımıza daha fazla heyecan ve sorumlulukla yaklaşması gerekiyor. Sanat gibi bu iş de sevgi ve tutku işi… Sözde herkes vatansever. Ama vatan böyle sevilmez. Toprağına, diline, kimliğine, kültürüne sahip çıkarak, koruyarak, var olanı geliştirip büyüterek ve gelecek nesillere taşıyarak sevilir. Bugün bu bilinci en iyi aşılayacağımız araç sinemadır; en iyi anlatacak olanlar ise hikâye anlatıcılarımızdır.
Türk sineması, Türk mitolojisine daha fazla eğilmek zorundadır. Yoksa biz kendi hikâyelerimizi yabancı sinema endüstrilerinden izlemeye devam ederiz. Dünyanın farklı sinema endüstrileri, mitolojik anlatılardan beslenerek kendi sinema evrenlerini yaratıyor. Avatar'dan Yüzüklerin Efendisi'ne, Mongol'dan The Northman'e kadar pek çok yapım, kadim anlatıların çağdaş sinemada nasıl güçlü hikâyelere dönüşebileceğini gösteriyor. Peki biz neden kendi mitolojik zenginliğimizi aynı ölçekte sinemaya taşıyamıyoruz?
Mitoloji bilmek, yalnızca Zeus'u, Athena'yı, Ülgen'i veya antik dönem tanrılarını tanımak değildir. Aslında mitoloji bilmek, insanı, toplumu, tarihi, sanatı ve bugünkü dünyayı daha iyi anlamaktır. Çünkü mitoloji, insanlığın kendisini hikâyeler aracılığıyla anlatma biçimlerinden biridir.
Bir olayı öğrenebiliriz ama onu bir hikâyeyle hatırlarız. Bir yeri görebiliriz ama onun hikâyesini öğrendiğimizde o yerle bağ kurarız. Bir insanı tanıyabiliriz ama hikâyesini dinlediğimizde onu anlamaya başlarız. Hikâyeler, bilgiyi anlamlı bir deneyime dönüştürür.
Peki bir kent neden hikâyeye ihtiyaç duyar?
Bence bu sorunun kültür ve turizm açısından çok önemli bir cevabı var:
Bir kentin tarihî eserleri olabilir, müzeleri olabilir, festivalleri olabilir. Ancak bunları birbirine bağlayan güçlü hikâyeler yoksa kent yalnızca görülen bir yer olarak kalabilir.
Hikâyeler ise kente kimlik kazandırır.
Bir antik kent hikâyesiyle hatırlanır.
Bir müze hikâyesiyle ziyaretçide iz bırakır.
Bir festival hikâyesiyle kentin kültürel kimliğini dünyaya taşır.
Bir mitolojik anlatı, binlerce yıllık geçmişi bugünün insanıyla buluşturur.
Ancak hikâyeye ihtiyaç duyan yalnızca kentler değildir. Ülkelerin de kendilerini anlatmaya, kültürel kimliklerini görünür kılmaya ve ortak hafızalarını geleceğe taşımaya ihtiyaçları vardır.
Çünkü ülkeler yalnızca sınırları, şehirleri, ekonomileri, tarihî yapıları ve doğal güzellikleriyle var olmaz. Onları bir arada tutan, dünyaya tanıtan ve gelecek kuşaklara aktaran ortak bir hafızaya ve anlatıya da ihtiyaç duyarlar.
Bir ülkenin hikâyesi, kendisini dünyaya nasıl anlattığı ve gelecek kuşaklar tarafından nasıl hatırlanmak istediğidir.
Düşünelim:
Göbeklitepe ile insanlık tarihinin yeniden yorumlanmasına katkıda bulunan bir coğrafya.
Troya ile Homeros destanlarının dünyasına ev sahipliği yapan bir ülke.
Hititler, Frigler, Urartular, Lidyalılar ve daha pek çok uygarlığın izlerini taşıyan Anadolu.
Türk mitolojisi, Dede Korkut anlatıları, destanlar ve sözlü kültür geleneği.
Selçuklu ve Osmanlı mirasıyla şekillenen mimari, sanat ve düşünce dünyası.
Çok farklı kültürlerin, inançların ve geleneklerin bir arada yaşadığı şehirler.
Bir ülkenin tanıtımı yalnızca reklam filmleriyle, turizm kampanyalarıyla veya sloganlarla yapılamaz.
Örneğin:
İtalya denildiğinde Rönesans, Roma, sanat ve gastronomi akla gelir.
Yunanistan denildiğinde mitoloji, felsefe ve antik uygarlıklar hatırlanır.
Japonya denildiğinde gelenek, teknoloji, estetik ve kültürel disiplin öne çıkar.
Mısır denildiğinde piramitler, firavunlar ve binlerce yıllık uygarlık hafızası canlanır.
Bunlar, ülkelerin dünyada oluşmuş kültürel anlatılarının örnekleridir.
Türkiye de kendi hikâyesini yalnızca tarihî yapılarıyla değil; mitolojisi, insanları, şehirleri, gelenekleri, sanatı, gastronomisi ve çağdaş üretimiyle anlatabilir. Bir toplum mitolojisini yeniden keşfettiğinde yalnızca geçmişini hatırlamaz; kendi kültürel kaynaklarından yeni hikâyeler, yeni eserler ve yeni bir gelecek üretmeye başlar.
Bunun için geçmişimizi daha iyi tanımaya, hikâyelerimizi çoğaltmaya ve onları çağın diliyle anlatmaya ihtiyacımız var. Kendimiz için değilse bile çocuklarımız için bunu yapmalıyız. Çünkü onlara yalnızca bir kültürel miras değil, o mirasla yeni bir gelecek kurabilecekleri bir hayal dünyası da bırakmalıyız.
Not: Bir sonraki yazıda çocuk atölyelerimizden bahsedeceğim.
Yorumlar -
Yorum Yaz